31 Ekim 2016 Pazartesi

YUNANİSTAN Stavros-Aleksandroupoli

STAVROS

Son bir ayın yoğunluğu ve gerginliği beni aşırı yordu. Biraz rahatladığımda işi gücü toparladım ve 10 yıldır sürdürdüğümüz Çarşamba toplantısı için bürodan çıkarken booking den rastgele bir rezervasyon yaptım. Adli tatil bitmek üzere ve daha iki gün dinlenmedim. En az 4 gün Yunanistan'da Stavros’ta yız.

Akşam İstanbul'a geldik. Yorgunluktan sabah çok erken kalkamasak  da 7:30 gibi yola çıktık. Köprü trafik vs ipsala’ya varışımız 11:30 u buldu. Bordo pasaport da olsa memleketin son zamanlarda yaşadığı olumsuzluklar nedeni ile çıkışta SGK hizmet dökümü sordular. Neyse ki polis internetten ulaşıp gösterince kolaylık sağladı.

Akşam 16:30 gibi rezerve ettiğim yere ulaştım. Stavros küçük bir tatil yöresi. Mekanımıza yerleşmemiz alışveriş vs akşamı ettik. Filtre kahve alışkanlığımız fena. Kalacağımız mekanda olmadığından 20 Euro'ya çok güzel bir kahve makinası aldık.

Arabaya Figen’in yüklediği çantalardan birinden çıkan tenis raketlerinin sapları çapariz yaptığından sinir olsam da sesimi çıkarmadım. Ama o da ne .... Sahilde tenis kortları var...kaldığımız yere 200 metre.Arasak bulamayız..:)

Akşam esnafa sorarak yörenin en iyi lokal restaurantının Lefteris olduğunu öğrendik. Kaldığımız yere de çok yakın. Tüm günün yorgunluğunu güzel bir sofra ile çıkardık. Gerek salatası, kızarmış peynir, kızarmış biber, sarımsaklı ekmek, ızgara ahtapot ve üç büyük bira 33 Euro .

Sabah 7 de kalktık. Kahvelerimizi ve raketleri alıp 7:30 da korta geçtik. Yaklaşık 1.5 saat tenis, sonrasında deniz derken balkonda kahvaltı saat 11:00 i geçti. Harika bir sabah oldu. Balkonda Murakami’nin Sputnik Sevgilim adlı kitabına başladım. Kitabın ilk sayfalarında anlatılan köpek  “laika” nın hikayesi beni üzdü. Geri dönmemek üzere sputnik ile uzaya gönderilen gönderilen laika nın kapsülün penceresinden bakışını düşündüm. Bir daha köpeğim olursa adı kesin “laika” olacak.

Öğlen sıcağı biraz sakinleşince çok yakınımızda olan volvi gölüne gitmeye karar verdik. Göl etrafında küçük köyler var. İçlerine girip çıktık. Scholari de karnımızı doyurduk. Yemek eşliğinde Berlin'de içtiğimiz reçine şarabından içtik. Sonrasında mekanımıza döndük ve akşam uykusu sonrası Stavros un tepelerine manzara izlemeye çıktık. Evler çok güzel. Bahçeler bakımlı. Uzun bir yürüyüş ile yorduğumuz bedenlerimizi yine dünkü Lesteris  restauranta attık. Güzel sakin akşam yemeğimizin ana yemeği  sardalya içeceklermiz  bira ve uzo idi.
Hesap 23 euro bahşişle 25.

Sabah hava bulutlu idi. Çok sıcak olmadığından tenis seromonisi 2 saati buldu. Rüzgar dinmiş, deniz dinginleşmişti. Denize girip duşumuzu aldıktan sonra saat 12  yi bulan uzun kahvaltıda konumuz kızımızın nasıl hızlı büyüdüğü ve bizim geçen yaşlarımız idi. Artık bizimle gezmeyi tercih etmiyor. Fransa’da gençlik kampında. Çok tepki almama rağmen yalnız göndermekte bir sakınca görmedim.

Öğle sıcağını kitap okuyarak geçirdik. Aristo'nun doğum yeri Olimpiade kaldığımız yere yakın. Deniz'e sıfır sağı solu ormanlık yolda varışımız yarım saati geçmedi. Stavros’tan küçük güzel Bir plajı olan şirin bir kasaba. Arabayı gölge bir yere çekip sakin plajda kendimize bir yer yaptık. Su çok güzel ...pırıl pırıl.

Dönüşte yine yakın mesafede kavala yönünde olan Asprovalta’ya geçitik. Burası sanki Stavros tan bir tık büyük. Ama bence Stavros daha güzel. Asprovalta güzel geniş bir kumsala sahip. Kumsal ve şehir arasında geniş bir park alanı var. Parkın bir yanı kumsal bir yanı cafeler. Kafenin birinde birer Greek- Türk kahvesi içtik :))

Akşam yemeğini kendimiz hallettik. Lidl dan aldığımız antrikotlar güzel bir greek salata bira ve uzo eşliğinde gayet iyiydi.

Sabah tenis işi iki saati buldu. Deniz'i sevmesine rağmen benimle sabahları yüzmeye gelmeyen Figen tenis söz konusu olunca sabah hemen ayaklanıyor. Bizim antrenman biterken yan korta iki kişi geldi. Burada 4 gündür tenis oynayan bizim dışımızdaki ikinci kişilerdi.

Deniz bugün çok sakin. Hava rüzgarlı ama rüzgar karadan olduğundan dalga yok. Kahvaltı sonrası balkonda mislinlik yaparken görevli kadına bir gece daha yerler olup olmadığını sordum. Normalde yarın boşaltmamız gerek ama bir gün daha kalmak istiyoruz. Aynı fiyata bir gün daha uzattık. Gecelik 50 Euro.

Haritada orta ölçek bir dağ köyü buldum. Arethousa Stavros’un batısında, yaklaşık 30 km mesafede bir dağ köyü. Etrafı böyle rastgele gezmeyi  çok seviyorum. Bu tip yerlerde siesta zamanı da olsa acık bir kafe mutlaka oluyor. Bu son derece serin ve düzenli köyde kurulduğumuz kafede kahvelerimizi içerken turiste alışkın olmayan ahalinin samimi “kalisperaları” güzel.

Köyden indiğimizde Stavros’un Olimpiada çıkışındaki plaja gittik. Asırlık çınar ağaçlarının denizle buluştuğu geniş piknik alanı. Harika görünüyor. Burada bir beache kurulup keyif yaptık. Deniz harika ortam sakin asla kazıklanma hissi yok her şeyin fiyatı belli. Hiç otopark parası vermedik. Şezlong şemsiye bedava yeterki sipariş verin.

Akşam bizim apartların işletmecisinin övdüğü” ameltia tavern” e gittik. Şehirden olimpiada yönüne 1 km kadar yürüdük ama şahane bir restauranta geldik. Amalthia  keçi demekmiş. Yerel balıklardan karışık bir tabak, patlıcan  mezesi, greek salat, 3 bira bir uzo 33 Euro.

Bu dördüncü sabahımız. Dört sabahtır istikrarlı bir şekilde tenis oynadık. Her sabah basketbol sahasında spor yapan kırmızı tişörtlü adam, bisiklet ile giderken colie cinsi köpeğini peşinden koşturan adam ve beyaz kanişini gezmeye çıkaran kadın da buranın sabah rutinleri. Dördüncü sabahtır onlar da istikrarlı bir şekilde rutinlerini yaşıyor.

Bu arada kitabı yarıladım. Kitapta Yunan Ada'larına ilişkin bölümlerin olması ilginç. Yıllar önce zorba’yı da Ege sularında tekneyle gezerken okumuştum. Murakaminin özelliklerinden biri her kitabında bir müzik ya da müzisyeni öne çıkarmasıdır. Bu kitabında da klasik müzik ağırlıklı. Okurken YouTube dan adı geçen parçayı dinlemek kahvaltı sonrası miskinliğime hoşluk katıyor.

Bugün arabayı çalıştırmadık. Öğle sonrası acıkınca hemen yakındaki önünde plajı olan jazz kafeye oturduk. Koca bir çınarın gölgelediği salaş, hoş bir yer. Bir greek salata kalamar bira ve uzo söyledik. Serin gölgedeki mavi beyaz kareli masa örtümüze siparişlerimiz çok yakıştı. Lezzetli kalamarlar sübyelerle karışık geldi. Bir saatten fazla oyalandık. Bedeli sadece 15.5 Euro. Güneş biraz yatınca plaj kısmına geçtik denize hemen girip serinledikten sonra yerimden kalkmadan kitabı bitirdim. Son sayfalarda artık plajda şezlongların çoğu boşalmıştı.
Akşam Figen’in ısrarı ile yine tenise gittik. Biraz top atarım düşüncesindeydim ama 1 saat deli gibi oynayınca su gibi oldum.

Akşam yemeği için bir amcanın buzuki çaldığı mekanı tercih ettik. Geç satlere dek oturduk. Güzel et menüsünden oluşan ve bol içecekle yemeğimize 35 Euro ödedik.

Sabah son günümüz olduğundan kahvaltıyı dışarıda yapmaya niyetlendik. Ama kafamıza uyan yer bulmayınca evde kalan son malzemeleri aldığımız böreğe katık yaptık. Dönüşleri sevmiyorum. Ömrüm gezerek geçse şikayet etmem. Acelemiz yok. Depoyu fulledik. Mazot nerdeyse aynı fiyata. Yolda zaman zaman otobandan çıktık. Bir kaç köy ziyaret ettik. İskeçe’ye girip çıktık. Alexandrepoul yani Dedeağaç’ta çok güzel ev yemekleri yapan merkezde bir lokantada karnımızı doyurduk. Yollar bomboş. Tüm nüfus İstanbul’un yarısı olunca trafik gibi bir sorun hiç yok.

Kısa ama çok huzurlu gezimiz sudan ucuza geldi. Konaklama 250 euro,  benzin vs harcamalar da 300 kadar olsa 600-700 Euro ya bence güzel bir 5 gün geçirdik.

ALEXANDROUPOLI

Stavros’ un üzerinden bir ay kadar zaman geçti. Serkan'ın babasının rahatsızlığı nedeni ile son derece yoğun geçirdikleri yazın yarattığı tatil ihtiyacı ve bizim gezmeye doymaz karakterimiz birleşince 7 ekim sabahı Alexandroupoli yani Dedeağac’ a yola çıktık. Hafta sonu iki günlük bir kaçamak.

Sabah 7 de yola çıksak da İstanbul trafiği büyük sorun. O nedenle sınır geçişimiz öğleni buldu. Neyse ki İpsala sınırı sakindi. Tüm Yunanistan İstanbul’un yarısı kadar olunca trafiksizlik ilk hoşa giden şey. Neredeyse tek tük araba geçiyor.

Booking den son anda ayarladığım Marianna oteli bulmamız zor olmadı. Güler yüzlü resepsiyon görevlisi bizi odamıza yerleştirdiğinde geriye hala koca bir gün vardı.

Öğleden sonra ağır aksak ara sokaklardan yürüyerek şehri dolaşmaya başladık. Fenerden sahil boyunca yürürken hoşumuza giden bir yerden denize sıfır oturduk ve nefis kalamarlar ile birer mythos çok iyi gitti.

Güzel bir kafede kahvelerimizi de içtikten sonra 12 km batıdaki Makri köyüne gittik. Makri nefis bir balıkçı köyü. Güzel yemek yenebilecek mekanları var. Fakat sezon sonu olduğundan oldukça sakin. Burada biraz vakit geçirince akşama ulaştık. Akşam demek yemek demek. Alexandropouli’ de çok iyi restaurantlar var. Müşterisi bol et ağırlıklı yemek yapan güzel bir yere kurulduk. Türk müşteri yoğunluğu dikkat çekici. Neredeyse müşterinin yarısı Türk. Nefis et yemekleri, kusursuz mezeler ve uzo eşliğinde yediğimiz 4 kişilik yemeğe ödediğimiz rakam 60 Euro.

Alexandropuli en fazla 60 bin nüfusa sahip. Ama nefis spor tesisleri ve 4 adet şahane tenis kortu var. Sabah 7:30 da Figen’le şansımızı denedik. Kapısı açıktı. Bir saate yakın oynadık. Otele döndüğümüzde Serkan'lar kalmıştı. Yakınlarda güzel bir börekçi bulup kahvaltımızı yaptık. Çok beğendiğimiz bir kahveciden birer filtre kahve alıp arabamıza kurulduk.

Bugün niyetimiz çevreyi gezmek. Gezmek için yola çıktıysanız asla otoban kullanmamalısınız. Bu yüzden 2 nolu devlet yolu üzerinden Gümülcine yani Komotini ye ulaştık. Gümülcine’ de biraz dolaştık çok güzel kahve kokularının yayıldığı sokakta güzel birer kahve içtik. Zeytinyağı ve Türkiye'den göçen ermeni ustaların yaptığı pastırmalardan alışverişinizi yaptık ama yemek işini İskeçe’ye bıraktık.

Yine otobana bulaşmadan yola devam edince Yunanistan'ın ikinci büyük gölü Vistonidaya ulaşılıyor. Anlatılanlara göre bu bölgenin Osmanlı egemenliğinde olduğu döneminde bir beye ait olan Porto Lagos bölgesinde bir aziz çileci varmış. Beyin kızı hastalandığında çilecinin yardımlarıyla iyileşmiş. Müteşekkirliğinden dolayı bey de tüm bölgeyi Aynoroz Kutsal Manastırı Vatopedi’ye bağışlamış.

Burada göl üzerinde iki güzel kilise var ilki Agios Nikolaos Kilisesi  bir ahşap köprüyle diğer bir ada üzerinde yer alan Virgin Mary Pantanassa Ortodoks Kilisesi’ne bağlanıyor. Burada bir saat kadar vakit geçirdikten sonra Xanti yani İskeçe’ye devam ettik.

İskeçe dağ yamacına kurulu. Eski şehre doğru yönelip arabayı üniversitenin arkasına bıraktıktan sonra güzel bir fastfood mekanında karnımızı doyurduk. İskeçe tam bir öğrenci şehri. Genç nüfus çok fazla. Her tarafta şıkı kafeler var ve hepsi tıklım tıklım.

Bu kadar geldikten sonra Kavala'ya gitmemek olmaz. Akşam güneşinde virajlardan dönerek ulaştığımız Kavala nefis bir sahil şehri. Tam karşısı Thasos Ada'sı. Pırıl pırıl denizi ile şehir içinden bile denize girmek mümkün.

Kavala'da yürüyerek kısa bir geziden sonda sahilde çok güzel bir kafede birer bira içtikten sonra dönüşe geçtik. Dönüşü otobandan yaptık. Akşam oldu, hava karardı.

Arabamızı otelin önüme park ederek merkeze yürüdük. Sahilde, şehrin en güzel balık lokantası olan Gialos ta yer bulabildik. Cumartesi olduğu için her yer kalabalık. Gialos’ un da müşterilerinin çoğunluğu Türk. İstanbul ve diğer Trakya şehirlerinden ulaşım kolay olduğundan sanıyorum her mevsim türk turist var.

Şahane mezeler, başlangıçta retsina şarabı ve devamında Barbayanni uzo ile tamamladığımız yemekte nefis tatlı ikramı da dahil 61 Euro hesap geldi.

Sabah tenise kalkamadık. Dönüş günü hüzünlü. Sabah kahvelerimiz ellerimizde bir parka oturup neden bizim böyle huzurlu yaşayamadığımızın geyiğini yaptıktan sonra ihtiyar müşterisi bol bir mekanda kahvaltı yaptık. Her yaştan insanı hayatın içinde görmek mümkün. Otelin güler yüzlü madamının kibar çay ikramı sonrasında otelden 12 gibi ayrılabildik. Yol üzerindeki Feres’e rastgele kahve içmeye girdiğimizde küçücük şehrin merkezi bizi şaşırttı. Meydanda çok miktarda kafeterya ve restaurant Pazar olmasına rağmen oldukça kalabalıktı. Sonbahar güneşinin ısıttığı meydanda birer kahve ve miskinlik sonrası sınıra vardığımızda durum şuydu;
Nefis bir hafta sonu,
Şahane yemekler,
Huzur,

Tüm bunların maliyeti kişi başı 150 Euro'yu geçmeyen bir rakam.