24 Aralık 2016 Cumartesi

AMERİKA-KANADA

Uçak biletlerini haziran'da almıştım. O zamandan bugüne çok şey yaşandı. Türkiye bir darbe girişimi atlattı. Bir çok kişi gözaltına alındı ve tutuklandı. Amerika'da başkanlık seçimleri yapıldı ve sürpriz bir şekilde Trump kazandı. Biletleri aldığım zamanki dünya ve memleket ile şimdiki dünya ve memleket arasında fark var. Bu fark ne yazık ki bizim için iyimserlik değil karamsarlık yarattı. Geleceği hayal etmek ne yazık ki çok kolay değil. Zamanında bu biletleri almasaydım şimdiki halimle bu geziyi planlamak zordu. Ama, iyi ki almışım.

Doğrusu Kanada'yı görmek istiyordum. Fransız lisesinde okuyan kızımız için üniversite seçeneklerinden biri. Yaz tatili için Amerika'dan gelen dayımlar da Kanada'yı görmek isteyince hep beraber bir plan yaptık. 15 Kasım da New York, bir kaç gün dayımlar ve dayımın oğlu Yalçın'lar ile vakit geçireceğiz. Sonrasında araba ile dayım ve yengem ile birlikte Toronto, Ottawa ve Montreal'den oluşan bir Kanada gezisi yapacağız. Belki dönüşü Boston üzerinden yaparız. Son üç gün ise Brooklyn de Airbnb den kiraladığımız bir dairede kalarak 25 inde dönüş yapacağız.

Zaman geçti ve 15 Kasım geldi. Sabahın köründe hava alanında olmamız gerek. Amerika uçuşlarında güvenlik uzun sürüyor. Kadıköy Hasanpaşa’daki evden hava alanına taksi  80 TL tuttu. Çok değil. Birilerini uykusuz bırakmaya değmez. Güvenlik ve pasaport geçişimiz gayet hızlı oldu.

Yol uzun olsa da ona göre konsantre olup iki yemek iki film derken zaman geçiyor. Güzel bir yolculukla JFK Hava alanına indik.Pasaport gümrük vs kolay ve hızlı oldu.  Saat farkı 8 saat. Yerel saat ile 11:30 . Bugün uzun olacak.

Kuzen Yalçın bizi almaya geldi. İndiğimizde yağmurlu olan hava açtı. Çok güzel bir sonbahar havasında etrafı izleyerek dayımın eve doğru yol almaya başladık. Yaklaşık 1:30 saatlik yolu kahve molaları ile 2,5 saate çıkardık.

Amerika 'yı özlemişim. Henüz Trump etkisi yok:))

İlk gün evde uzun memleketin halleri sohbeti ve akşam yengemin nefis hindisi ile güzel bir yemek ile geçti. Jet-lag mevzusunu kolay atlatmak için olabildiğince geç yattık.

Sabah güzel bir kahvaltı sonrasında dışarı çıktık. Türklerin yoğun yaşadığı yerlerden bir olan Paterson' a gittik. Burada kızımızın gelecekte okuma olasılığı ile ilgili fikir alışverişinde bulunmak üzere randevulaştığımız avukat ile buluşmadan önce kısa bir Dunkin Donut molası iyi geldi. Avukat ile sohbet uzun sürdü. Sonrasında alt kattaki lahmacun dükkanında bir şeyler daha atıştırdıktan sonra Paterson' dan ayrıldık.

Amerika çok ucuz memleket. O nedenle onların "mall" dedikleri alışveriş merkezlerini gezmek çok tehlikeli. Türkiye'de 600 TL civarında satılan bir outdoor montu 45 dolara görünce dayanmak zor. Benzinin galonu 2.10 dolar civarı. Giysi kesinlikle daha ucuz. Gıdada ise sebze hariç tartışmasız ucuz. Sebze de öyle çok pahalı değil. Arabalar zaten çok ucuz. Evler de öyle..Tek açık ara pahalı olan şey ev vergileri. Oturulan yere göre farklılık gösteriyor. Merkezler ve iyi okulların olduğu bölgelerde iki oda bir ev için yıllık 8-10 bin dolara kadar çıkabilen rakamlar olabiliyor. Dayımın oturduğu bölge merkez dışında orman içinde güzel evlerin olduğu bir yer.Vergiler
bu bölgede nispeten daha düşük. Yaklaşık 4 dönümlük arsası olan evi etrafında geyikler dolaşıyor. 

Sabah kahvaltı sonrası Yalçın' lara gitmek üzere yola koyulduk. Yalçınlar Princeton a komşu Plainsboro da oturuyor. Amerika'da mesafeler uzun. Yolumuz kahve molası ile 2 saat kadar sürdü. Bizde nasıl yol kenarlarında kedi-köpek leşleri oluyorsa burada da geyik leşleri var. Arabanın bir geyiğe çarptığını düşünmek bile istemiyorum.son derece tehlikeli.

Yalçın ve eşi Pınar bizi çok güzel karşıladı. Kanada gezimizi Yalçın'ın Honda ile yapacağımız için önce arabayı bakıma bıraktık. Sonrasında hep beraber Princeton a geçtik.

Princeton'a hayran kaldım. Üniversite şehrin içinde. Şahane bir kampüs. Burada öğrenci olmak müthiş bir şey. Kampüs açık. Kampüste ve şehirde güzel bir yürüyüş yaptık.

Princeton Record Shop çok güzel. Neredeyse yüz yaşındaki dükkanda eski plak, cd, kaset ne ararsanız var. Evler Harika. Sokaklarda sincaplar cirit atıyor.

Akşam yemeği için güzel bir Amerikan stil hamburgerciye oturduk. Kocaman barı ile şık bir mekandı.

Dönüşte arabayı ben kullandım. Yol kalabalık ve sıkıcıydı. Şehir çıkışlarından sonra karanlık. Amerika'da yollar pek aydınlatılmıyor.

TORONTO

Sabah 06:00 da kalktık. Çantalarımız hazır. Bugün Kanada yolculuğu başlıyor. Öncesinde yengemin sevdiği Panera' da bagel ve kahve ile kahvaltımızı yaptık. Yola koyulduğumuzda 8:00 olmamıştı. Amerika'da yollar yönlerine göre belirleniyor. Bizim rotamız kuzey. Bu rota üzerinde büyük şehir Syracusa. Beş yıl önceki gezimizde de Syracusa yakınından geçmiştik. Bu bölgede büyük çiftlikler var. Geniş arazide serpilmiş çiftlik evleri yanlarındaki siloları ve "barn" ları ile çok güzel.

Buffalo üzerinden Kanada sınırına ulaştığımızda direksiyonda ben vardım. Amerika'dan çıkış yapmadan Kanada polisinin kontrolü ile Kanada'ya girdik. Araba işe ilgili bir işlem yapılmadığı gibi ehliyet de sormadılar.

Kanada tarafından çok daha güzel olan Niagara Fall' a saptık. Müthiş güçlü bir akıntı ve geniş şelalede güneş çok güzel gökkuşağı oluşturmuş. Kasım sonlarına geliyoruz ama hava anormal sıcak. Bir çok kişi kısa kollu tişörtlerle geziyor.

Ontario gölünün kıyısından Toronto ya doğru gittikçe artan trafikte ilerliyoruz. Toronto büyük şehir, yaklaştıkça trafik yoğunlaştı. GPS ile oteli kolaylıkla bulduk. Otelimiz merkeze biraz uzak kalmış. Ama o nedenle otopark sorunu da yok.

Dayım ile yengem yol yorgunluğunu otelde atmayı tercih etti. Biz yerleşir yerleşmez araba ile CN Tower'ı hedef yaparak merkeze yöneldik. Evler çok güzel. İngiliz etkisi yüzde yüz hakim. İki katlı tuğla evler çok fazla. Evleri hayran hayran izleyerek Toronto Üniversitesi ve  Çin mahallesinden downtown' a indik. Kapalı otoparka arabamızı bırakıp biraz dolaştık. Figen'in arkadaşı Remzi burada yaşıyor. Bir şeyler içmek için oturduğumuz Irısh Puba geldi. Biraz etrafı dolaştıktan sonra Gece Kanada'nın kuzeyine bir av gezisi için yola çıkacağı için çok geç olmadan ayrıldık.

OTTOWA - MONTREAL

Sabah kahvaltı idare etti. Kahvaltı sonrası otelden ayrılışı yaptık. Arabayla  şehir merkezine yöneldik. Sırası ile Casa Loma, Toronto Üniversitesi, Chine Town, CN Tower civarından sahile indik. Sahil yolundan doğuya, Montreal yoluna çıktık.

Kanada'da yollar çok iyi. Otoyol ücreti yok. Yol kenarlarındaki orman ile otoyolu tel örgü ile ayırmışlar. Böylece Amerika otoyollarındaki geyik leşleri ile burada karşılaşmıyoruz. Benzin istasyonları self servis.

Montreal yolu üzerinde Ottawa sapağını görünce hızlı bir oylama ile ve sonunda benim kararımla Ottawa yoluna döndük. Ottawa yaklaşık 1 milyon. Şehrin girişinden itibaren güzel bir şehir izlenimi var. Merkezdeki Parlemento binasını haritaya işlemişim. Ulaşmak kolay oldu.

Bu bölge harika. Şehir içinde kısa bir tur yapınca daha iyi anladık Ottawa'nın çok güzel bir şehir olduğunu. Kıyısına kurulu olduğu Ottawa  nehri şehre çok şey katmış. Etrafı yürüyüş yolları ve parklarla dolu. Çift resmî dili olan Ottawa' da tabelalar İngilizce ve Fransızca.

Kış olduğundan hava erken kararıyor. Montreal'e Ottowa'dan 150 km civarında yol var. Amerika'nın sembolü haline gelmiş büyük tırlar ile burada da sık karşılaştık. Tırların yoğun olarak mola verdiği bir yerde biz de mola verdik. Yakından incelediğimizde hayranlığımız arttı. Bu bambaşka bir kültür. Bazılarının sürücüsü kadın. Bazılarında ailece seyahat ediliyor.

Yollar çok güzel ve trafik sakin olduğundan rahat bir yolculukla Montreal'e girdik. Montreal Quebec eyaletinin başkenti. Yaklaşık 1,5 milyon nüfusu ile dünyanın Paris'ten sonra Fransızca konuşulan ikinci büyük kenti.

Otelin etrafında yol çalışmaları olduğundan oluşan trafik bizi biraz yordu. Giriş yaptığımızda neredeyse 19:00 olmuştu. Otel merkezi bir bölgede. Mc Gill üniversitesine yürüyüş mesafesinde. Burası bir üniversite şehri . Montreal Üniversitesi ve özellikle dünyanın en iyi üniversitelerinden biri sayılan Mc Gill burada. Dolayısı ile şehirde genç nüfus yoğun. Ciddi bir kültür sanat etkisi var. Aydınlatmasından bina tasarımlarına kadar her şey güzel ve etkileyici. Ötele yakın bir yerde karnımızı doyurduktan sonra biraz dolaştık. Bugüne kadar mükemmel olan hava biraz soğumaya başladı.

Sabah az biraz yağmur atıştırıyordu. Kahvaltı sonrası Mount Royal'e çıktık. Bu bölge muhteşem evleri ve doğası ile harika.  Montreal üniversitesi burada. Harika bir kampüs. Çok büyük. Hava kapalı ve çiseleyen bir yağmur var. O nedenle panoromik Montreal görüntüsü olanaklı değil.

Old Montreale indik. Arabamızı Public Park denilen, saati 3-5 dolar ama sonrası 12-15 dolar arasında olan bir otoparka bıraktık. Notre Dome baslikası, Saint Paul Street, Old Port civarlarına dolaştıktan sonra karşımıza çıkan bir fish and chips dükkanına daldık. Çok lezzetli pişirilmiş menümüzün bira ile fiyatı kişi başı 18 dolardı.

Montreal' de kış sert geçtiğinden olsa gerek yer altında da neredeyse bir şehir var. Metro da kullanırsanız neredeyse şehrin tamamını yer altından da gezmek mümkün. Bir noktadan  underground city ye daldık. Biraz dolaşıp kahvelerimizi de içtikten sonra otele döndük. Akşam yemek için dışarı çıktığımızda kar başlamıştı. Hava sıfır dereceye kadar soğumuş, gün içinde yapan yağmur kar olarak düşmeye başlamış. Dolaşmak pek mümkün olmadığından otel yakınındaki Lübnan lokantası Boustan'a oturduk. Döner de var. Dördümüz de döner ısmarladık. Dışarıda yağan karı seyrederek toplamda 50 Kanada doları ödediğimiz yemek ile tıka basa doyduk.

Ötele döndüğümüzde erkendi. Çok oturamadık. Figen'le çıkıp bir şeyler içme niyetindeydik ama yakındaki bakkalı görünce fikir değiştirdik. İki bira biraz da çerez alıp dönmeye karar verdik. Bira seçerken mekanın sahibi Türkçe “hangisini vereyim” deyince şaşırdık. Bu Kanada'da üç gündür duyduğumuz tek Türkçe idi. Adam İranlı imiş. Üvey annesi Türk olduğundan Türkçe öğrenmiş. Mükemmel Türkçesi var. Biraz sohbet sonrası iki 70 lik bira ve bira çerez ile ötele döndük.

Sabah “aaa kar yapmış” şeklinde kalktık. Her yer bembeyaz.

BOSTON

Kahvaltımızı yapıp geç kalmadan yola çıktık. Boston'a kadar yaklaşık 250 mil yolumuz var. Montreal çıkışı sıkıntılı oldu. Yollar tuzlanmış ama yine çok dikkatli kullanmak gerekiyor. Arabayı genelde ben kullanıyorum. Sınırı geçip Vermont üzerinden tek şeritli yoldan kamyonlarla beraber şahane bir yolculuk yaparak otoyola bağlandık. Yolda sadece benzin ve kahve için durduk. Hava kararmadan Boston'a varmak istiyorduk ama yine şehir trafiği nedeniyle havayı kararttık.

Otelin adresini tam girmemize rağmen GPS bizi ötele götüremedi. Neyse ki harita programı ile yardımcı olmaya çalışan pizzacıdan daha kolay buldum oteli. Girişimizi yaptıktan sonra hemen sokağa çıktık. Hava kararmış ve çok soğumuş.

Ama Boston çok güzel. Kuzey Amerika'nın en önemli şehirlerinden biri. Modern gökdelenler ve 200 yıllık binalar iç içe. Otel merkeze yakın. Vücudunda bir çok vida ve platin olmasına rağmen yengem müthiş uyumlu ve enerjik.

Yürüyerek Quincy Market'e gittik. Her iki tarafı çeşitli yiyecek dükkanları ile bezeli kapalı bir çarşı. Dayım ve yengem koca bir pizza, Figen beef sandwich ben de ıstakoz salata aldım. Sandwich dükkanındaki genç "İtalyan mısınız ?" diye sorunca "Türk'üz" dedik. Samimi bir Türk arkadaşı varmış dükkanı da yakında. Merhaba demeden geçmedik tabi.. Yaklaşık 2 saat burada vakit geçirdik. Dönüşte yolu bölerek bir kahve molası verdik.dört kahveye 7 dolar ödedik. Türkiye'de iki katı öderiz. Üstelik burası Boston Downtown.

Dayım ve yengem otele döndü biz dolaşmaya devam ettik. Otelin hemen altındaki çin mahallesinde biraz dolaştıktan sonra nefis bir yerel barda birer Samuel Adams içtik. Samuel Adams en sevdiğim biralardan biri. Boston birası.Bazen paraya kıyıp Metro'dan alıyorum. 

Bugün Amerika sınırından geçtiğimizde ilk eyaletimiz Vermont sonrasında New Hempshire sonunda da Masaccuhsette oldu.

Sabah arabamızı otoparktan aldık. 24 saati 40 dolar. Yola koyulduğumuzda daha 9 olmamıştı. Boston'da panoramik bir şehir turu sonrasında New York'a rota tuttuk. Buket ve Ender aradı.  New York ta olduklarını biliyoruz. Akşam buluşmak için haberleştik. Lokasyonlarımızı  sorduğumuzda  inanamadık. Kaldıkları ev bizim arka sokakta.

BROOKLYN - NEW YORK

Yoğun bir trafikte zaman zaman durarak zaman zaman akarak 14:30 gibi Airbn den  kiraladığım Brooklyn adresinin önüne ulaştık. Ev sahibine mesaj attım ve kapıya çıktı.

Bölge çok güzel. Halsey Street. Evler tipik Brooklyn evleri. Az katlı ve bitişik. Ancak bizim daire evin zemin katında tek oda bir şey çıkınca dayım çaktırmasa da biraz bozuldu.

Dayım ve yengem ile dört güzel gün geçirdik. Onları yolcu edip yerleştikten sonra Ender'lerin kaldığı eve yürüdük. Çok güzel bir ev. Sahibi Türk ve evin odalarını kiralıyor.

Teknemi satın alan Metin de New York City'ye yakın. Onunla da mesajlaştık ve akşam son derece sıradışı bir Yunan balıkçısı olan "Astoria Seafood" da buluştuk. Mekana A metrosundan M ye aktarma yaparak ulaştık. Balıklar tezgahta. Kendin seçip veriyorsun, pişirip servis yapıyorlar. İçkini kendin götürüyorsun. 

Harika balık ve deniz ürünleri yedik. Fiyatlar oldukça ucuz. Oyster, jumbo karides, kalamar, scallops, yerel balıklar, barbun ne varsa tadına baktık. Yunan müziği çalıyor canı çeken sirtaki yapıyor. Burası NY Times'ta haber olunca yer bulmak zorlaşmaya başlamış olsa gerek.. tüm masalar doldu ve dışarıda bekleyenler vardı..

Eve geç döndük. Sabah kahvaltılık malzememiz olmadığından kahvemizi içip dışarı çıktık. Evin civarında çok güzel mekanlar var.

Bizim sokakta mekan sahibinin bir duvarı ölmüş babalarının hatıraları ve fotoğrafları ile süsledikleri bir kafede sallama çay ve kruvasan ile kahvaltımızı yaptık. Utica'dan A hattına binip Brooklyn Köprüsü dibindeki High St. de indik. Kıyıda biraz dolaşıp Manhattan manzarası izledikten sonra Brooklyn Köprüsü'ne çıktık. Köprüden yürüyerek Manhattan Downtown' a geçtik.

Hava oldukça güzel. Soğuk ama dayanılmaz değil. Batı kıyısında Hudson boyunca upper yönüne güneşte uzun bir yürüyüş yaptık. O kadar güzel tenis kortları yapmışlar ki insan imreniyor. Herkese açık.

Donut Projeckt isimli küçük bir donutçuda kahve molası verdik. Saat henüz 10 civarıydı ve henüz bugün çok yürüyeceğimizden haberimiz yoktu..:)

Ağır ağır, sağa sola baka baka yukarı doğru yürüdük.Sokak köşelerinde küçük parklarda sincapların fotoğrafını çektik. Figen Central Park'a gitmek isteyince bir metroya atlayıp parkın Güney Doğu köşesindeki durakta indik. Parktaki ağaçlar hala sarı ve kırmızının farklı tonlarına sahip. Parkta iki saat kadar yürüdük. Spor yapanlar, gezenler, sincap kovalayan çocuklar herkes çok mutlu görünüyor. Yapraklar, renkler hala çok güzel.

Doğu tarafından çıkıp Manhattan'ın ara sokaklarına daldık. Bir süre 6, bir süre de 7.caddeyi takip ederek Downtown yönüne yürürken ister istemez ayaklar bizi Times Square' a götürdü. Manhattan'ın en turistik bölgesi burası. Hava karardı, her yer ışıl ışıl ve tıklım tıklım.

Çok yürüdük, çok yorulduk. Bir Starbucks' a girip biraz dinlendik. Strabucks' lar wifi istasyonu gibi çalışıyor. Pc sini alıp iş-ödev yapan müşterilerden yer bulup oturan şanslı sayılır. New York'ta metro istasyonları da free wifi .

Sabahtan bu yana ciddi bir şey yemedik. Hotdog ve sandviç ile idare ediyoruz. Akşam 8:00 olurken farkına vardık. Acıkmışız. Çin mahallesinde "Wo Hop" ta karar kıldık. Ender de tavsiye etti. Altıncı cadde ile 34.str kesiştiği noktadan sarı hattı kullanarak Downtown yönüne bindik. Wo Hop'a en yakın metro istasyonu Canal Str.

New York' ta metro biletini makineden kredi kartı ya da nakit kullanarak ya da gişeden 3 dolara almak mümkün. Tek seferlik bilet 2 saat geçerli. Çok sıkıştığınızda emergency çıkışını kullanarak da girmek mümkün :))

Wo Hop Çin mahallesinin diplerinde, 30 metrekarelik, esnaf lokantası tarzında, yer altında bir Çin lokantası. Duvarları fotoğraflar ve müşterilerin yapıştırdığı 1 dolarlarla kaplı. Neyse ki oturmak için fazla beklemedik. İki lezzetli ördek yemeği ve birer bira 30 dolar tuttu.

Çıkışta yine Canal Street üzerindeki A ve C mavi hattın geçtiği duraktan Brooklyn yönüne bindik. Metroda genç bir grubun yanına denk geldik. Sessiz sinema oynuyorlardı. Kısa sürede ben dahil neredeyse  vagonun yarısı oyuna katıldı. Çok güzel bir ortam oluştu. Ne bir kompleks ne kibir...birbirini tanımayan 10 -15 kişi süper eğlendik.. neredeyse durağı kaçırıyorduk.

Eve gece 11 gibi döndük. Çok yürüdük. Telefondaki fitness programına göre 38 bin adım atmışız... en basiti ile iki adım bir metre olsa 19-20 kilometre yürümüşüz....:)

Sabah biraz geç kaktık. Geç dediğim yine bir şeyler atıştırıp evden çıktığımızda 08:30 idi. Mümkün olduğunca Brooklyn de takılmak niyetindeyiz. Metro hattının takip ettiği Fulton str ve Atlantik Aveue Brooklyn Dowtown!a kadar iniyor. Bu caddelerin etrafı, yakın sokaklar çok güzel. Küçük meydanlarda hareket var. Thanksgiven olduğu için dükkanların çoğu kapalı. Bir Dunkin Donut' ta kahve molası verdik. Yolumuz üzerinde Brooklyn Library, ve Brooklyn Museum var. Oldukça görkemli binalar. Müzeyi geçince Prospect Park başlıyor. Bir uçtan diğerine neredeyse 2.5 kilometre. Brooklyn' de bu büyüklükte birkaç park var. Küçük parklar ise sayısız.

Brooklyn Amerika'nın en kalabalık ilçesi. Nüfusu neredeyse 2.5 milyon. Bu büyüklükte bir yerde Ender'ler ile 300 metre mesafede kalıyor olmak gerçekten şaşırtıcı. Tesadüf inanılır gibi değil .

Downtown' da doğru dürüst yiyecek bir şey bulamadık. Bu arada High St metro durağına kadar gelmişiz. Ne yapalım..? Olmadı Manhattan'a geçip güzel bir pizza yeriz diye düşündük. İyi mi düşünmüşüz .... az sonra anlayacağız.

Thanksgiven yeme içme sektörünü vurmuş. Litle İtaly dışında neredeyse açık pizzacı yok. Hiç sevmediğim turistik mekanlardan birine oturduk. Genellikle ucuz çözümler ürettiğim için takipçilere kolaylık olsun diye detaylı fiyat yazmaya çalışıyorum.. Ama olsun yediğimiz dayakları da yazalım ki başkaları yemesin.

Bir pizza, sadece marul ve kıtır ekmek parçalarından oluşan sezar salata ve iki bira için 64 dolar hesap ödedik. Ben aynı fiyata Yunanistan'da bir gece kalıp mükellef bir sofra kurabilirim.

New York pahalı. Brooklyn de öyle. Metroda tek bilet 3 dolar, markette bira ortalama 2-3 dolar, kahve en az 2 dolar gibi...

Bugün son günümüz olduğundan biraz erken döndük. Ufak tefek alışverişten sonra evde biraz vakit geçirdik. Yürürken evlerde thanksgiven hazırlıklarını ya da kalabalık yemek masalarını görünce evi özlediğimi fark ettim.

New York kesinlikle çok etkileyici.. Ama sanırım uzun süre buraya program yapmam. Son beş yılda üç kez yetti sayılır. 

Her gezi ile ilgili detaylı harcama bilgisi de vermeye çalışıyorum ancak bu gezide detay zor. Çünkü akraba olanaklarından da yararlandık. Mesela Kanada gezisini kuzenin arabası Honda Civic ile yaptık.

Yaklaşık 2.300 kilometre yol yapmışız. Kaç kez depoyu fulledik saymadım ama bir depo yaklaşık 25-30 dolara doluyor.

Otellere toplamda Brooklyn dahil 500 dolar civarında ödedik. Uçak ise iki kişi için 2.600 TL yani son kurla yaklaşık 750 dolar yapar. Yeme içme için harcadığımız para çok değil. New York pahalı ama Amerika genelde ucuz sayılır. Hadi ona da bir 500 dolar koyalım. On günlük bu gezi için iki kişi toplamda yaklaşık harcamamız 2.000 doların altında.




10 Kasım 2016 Perşembe

FRANSA-VENDEE GLOBE

Yoğun olarak yelken ile ilgilendiğimiz dönemde tanıştığımız Vendee Globe yarışı Kasım ayının 6 sında da start alıyor. Start hep aynı yerden, Fransa'nın Atlantik kıyısındaki küçük denizci şehri Les Sables Dolonne dan veriliyor. Erken davranınca yer bulabildik. Denize ve yelkene meraklı, bu işin çok muhabbetini yaptığımızsı Serkan ve Kaan ile planları yaptık. Nihayet beklenen gün geldi.

Paris

Paris Orly' ye öğlen saatlerinde indik. Kiralık aracımızı firmanın otoparkından alarak yola koyulduk. Kiralık araç sigorta dahil günlük 100 Euro'ya geliyor. Pahalı. Maps2go kullanarak Paris'in trafiğinde Montmarte'deki otelimizi kolaylıkla bulduk. Yerleşmemiz be sokağa çıkmamız yarım saat içinde oldu. Otelimiz gecelik 90  Euro. Çok konfotlu olmasa da merkezi konumuna göre oldukça uygun. Pariste otopark büyük sorun. Otelin önerdiği otopark neredeyse 1 km uzaktaydı. Geceliğine de 22 Euro ödedik.

Montmarte tarafında olduğumuz için şanslıyız. Sacre  Coeur bölgesi hareketli. Civarda biraz dolaştık. Çok güzel bir mekanda çalan piyanoya dayanamadık. Magriplilerin işlettiği mekanda birer beyaz şarap ile güzel müzik dinlemenin bedeli 12 Euro idi.

Haritadan ünlü bistrolardan biri olan Chez Michel’in yerini işaretlemiştim. Üst kat doluydu, alt katta da hiç müşteri yoktu. Gerçi yemek için daha erken sayılır ama boş bölümde de oturmak istemedik, Diğer seçeneğimiz  Gare de l'est taki La Oriantalischer idi. Masaların çoğu rezerve ama güzel bir masa ayarlandı. Menü almadık. Menü fazla doyurucu. Kırmızı şarap ve ana yemek ısmarladık. Oldukça doyurucu be lezzetli yemeğimize üç kişi toplamda 106 Euro ödedik.

Bu yıl memlekette saatler geri alınmadığı için Avrupa ile saat farkı ikiye çıktı. Bu şaşkınlığı atmak kolay değil. Sabah oldu sandığımda daha 5:00 idi. 

Otelin kahvaltısı çok zayıftı. İhtiyar amca ne kadar “breakfast “ diyerek yardımcı olmaya çalışsa da pek tatmin edici değildi.

Tours

Kahvaltı sonrası arabayı otoparktan alıp otel ile hesabı kapatarak yola koyulduk.  Bu gün Tours’a ulaşma niyetindeyiz. Otoyol kullanmıyoruz Şehri banliyölerinden geçerek terk ettik. Köyler çok güzel. Ortalama sürat düşük ama çevre çok güzel. Bir köyden geçerken gördüğümüz” cave”  tabelasında durup içeri daldık. Çok güzel bir şarap dükkanı. İngilizce pek bilmeyen dükkancı ile bir süre sohbet etmeye çalıştık. Birer şişe şarap aldık. Fiyatlar çok makul.

Acıktık. Yine bir köyde küçük bir mekan hoşumuza gitti. Vatandaşların Loto oynayıp birşeyler içebildiği bu underground mekanda kahvelerimizle beraber yandaki patisserieden aldığımız kekleri mideye indirdik. Burası çok hoşumuza gitti. Köpekleriyle gelenler de var. Canımız  kalkmak istemeyince birer de beyaz şarap ısmarladık. Şarap ile birlikte bir kase de fıstık veriyorlar. Kahve ve şaraplara toplam ödediğimiz hesap 12 Euro.

Yine yol üzerindeki Chatedune çok güzel bir şehir. Şehir dediğime bakmayın, köyün irisi. Güzel bir şatosu var. Şatonun etrafında yaya yolundan kısa bir turistik gezi yaptık.

Tours' a girdiğimizde saat öğleden sonra 3 olmuştu. Oteli yine elimizle koymuş gibi bulduk. Şehir
içinde park yerlerinin bir kısmı paralı bir kısmı bedava. Otelin hemen yakınında bedava  bir yere arabamızı bıraktık. Artık bizden rahatı yok.

Eski şehir bölgesi Plumereau, lüks mağazaların bulunduğu cadde ve katedral Tours'un görülesi yerleri. Eski evlerin ve çok şık çok güzel yeme-içme mekanlarının olduğu Plumereau çok güzel. Haritaya iki restaurant işaretlemiştim ama doğrusu ikisini de çok beğenmedik. Daha yerel bir Fransız mutfağı deneme niyetindeyiz. Hava çok güzel. Dışarıda bir yerde birer bira içtik. Ortalıkta çok genç var. Tours çok rahat çok güzel Paris ile kıyaslandığında çok ucuz bir şehir. Biralardan sonra biraz yürüdük. Çok şık çok güzel mağazalar var. Sakin bir mekanda Paris tenis turnuvasında karşılaşan Cilic ve Djokovich maçının son dakikalarını yakaladık. Cilic taybreak te yendi.

Plumereau da çok şık çok hoş eski bir Fransız lokantasında güzel bir masa ayarladık. Menü Fransızca. Önce bir şişe yerel şarap ve peynir  ısmarlayıp uzun uzun menü ile boğuştuk. Çok az yardım ile şahane et yemekleri ısmarladık. Gerçekten çok güzel bir yemek yedik. Hesap 86 euro. Fransa'da insanların yemek alışkanlıkları farklı. Bazı masalar tatlıyı önce yiyip sonrasında ana yemek yiyebiliyor:))

Ötele döndüğümüzde iyi yorulmuştuk. Neyse ki otelimiz çok güzel ve rahat.

Sabah kalktığımızda bulduğumuz kahvaltı bizi şaşırttı. Son derece zengin kahvaltımız ile otele toplamda 110 Euro ödedik.

Les Sables Dolonne

Bu gün asıl hedefimize Les Sables Dolonne' e gidiyoruz. Otoyol tercih ettik ama bir kavşakta yanlış spmamız nedeni ile fazla gitmeden otoyoldan çıktık. İyi ki de çıkmışız. Chinon rotası tam bir şarap yolu. Etrafta nefis görüntüler var. Şahane nizami bağlar, bağların arkasında şatolar, nefis köy evleri, sonbaharın sararmış kızarmış yaprakları ile nefis görüntüler oluşturmuş.

Bir kaç yerde durup fotoğraf çektik. Chinon’da son derece şık, etrafı bağlarla çevrili bir şarap kavına girdik. Yöresel şaraplar dışında belli başlı yörelerin şaraplarından da tadım yapmak mümkün. Tadım için kurdukları düzenek bile şahane. Buradan ikişer şişe şarap aldık. Fiyatlar çok iyi 4-5 Euro'ya da şarap var.

Daha fazla oyalanmak istemedik. Bugün Les Sables Dolonne' e de erken olmak istiyoruz. Pazar günü başlayacak yarış için bugün son gün. Dört yılda bir yapılan Vendée Globe dünyanın en zor yarışı. Yaklaşık 20 metrelik tekneleri ile her teknede tek denizci Ümit Burnu ve Horn  Burnu' ndan dolaşarak dünya turu yapacak. Müthiş denizlerde yaklaşık 3 ay tek başına boğuşacak denizcileri görebilmek için erken orada olmak istiyoruz.

Oteli bulmamız harita programımız olmasa çok zor olurdu. Ancak bizim ötele varışımız öğleden sonra 1 gibi oldu, resepsiyonun çalışma saatleri ise 17:00-20:00 arasıymış. Otel dediğime bakmayın aslında tesis apart evlerden oluşan, kapısı şifre ile açılan bir tatil sitesi. İçeriden bir site sakinine seslenerek kodu öğrendik  ve arabayı içeri park ederek kendimizi sokağa attık.

Kaldığımız yer ile Vendée Globe Village arası yaklaşık 4 km. Yürünecek gibi değil. Daha yakında kalacak yer çok aramıştım ama bu sezonda burada yer bulmak imkansızdı. Son çözüm olarak arabayla gidebileceğimiz yere kadar gidip oradan yürümeye karar verdik ama park çok büyük sorun. Bu sezonda 30 bin kişilik şehir nüfusu 350 bine çıkıyor. Burada tek çözüm bisiklet. Bisiklet yolu merkezde araba yolundan daha geniş. Zar zor en yakın park edebildiğimiz yerden limana 2 kilometreden fazla yürüdük.

Ortam çok kalabalık. Her yaştan insan var ama çoğunluk orta yaşın üzeri. Vendee Globe Village girişinde kuyruk vardı. Üzerimizi aratarak içeri girdik. İçeride iğne atsan yere düşmez. Open 60 ların pantonu kapalıydı Yanlarına gidemedik, ancak uzaktan izleyebildik. 

Çeşitli etkinlikler var. Yarışmacılarla röportajlar, hediyelik eşya ve promosyon stantları. Bir nevi fuar gibi. Akşama dek buralarda sürttükten sonra bir şeyler yemeye niyetlendik ama her yer dolu. Rezervasyonsuz bir yere girmenin olanağı yok. Biz de geç olmadan kalacağımız yere dönüp dairemize yerleştik. Baktık yemek işini dışarıda çözmek zor. Açık bir Carrefour'dan mikrodalgada ısıtılacak tatsız şeylerle karnımız doyurduk.

Bugün büyük gün. Start öncesi teknelerin geçeceği kanalda yer kapabilmek için 6 da kalktık. Sandviçlerimizi çantalara koyduk. Arabayla dünkü park yerimize kadar gittik ve park ettik. Ortalık zifiri karanlık ama sokaklar insan kaynıyor. Ailece, çoluk çocuk, karı koca ya da tek başına bir sürü insan çıkışa akıyor. Mendireklerin uzaktan görüntüsü inanılır gibi değildi. Sıra sıra dizilmiş karabatağa benzeyen görüntülerin insan olduğunu öğrenince şok olduk. Sanırım 05:00 te gelip yer kapmışlar. Her şeye rağmen fena yer bulmadık. Üçüncü sıradaydık ama görüş alanımız nispeten vardı. Hava aydınlanmaya başlayınca plaj bile dolmaya başladı.

Burada yaklaşık 2 saat bekledik. Saat 9:00 gibi tekneler çıkmaya başladı. Tek tek iki kıyıda birikmiş, tezahürat yapan insanları selamlayarak yaklaşık 2 saatte geçiş törenlerini tamamladılar. Bu  en yoğun katılımlı yarış. Tam 29 tekne yarışıyor.

Bu dünyanın gerçekten en zor yarışı. 20 metrelik teknelerde tek başlarına dünyanın en tehlikeli denizlerinden dünyayı dolaşıp gelecekler. Aileler ile vedalaşmaları duygusal görüntüler yaratıyor.

Teknelerin geçişi bittiğinde saat 11:00 oldu. Çok üşüdük, en az 4 saattir ayaktayız ve çok yorulduk. Küçük bir mekanda oturacak yer bulup birer kahve içtik. Start naklen plaja kurulu dev ekrandan da yayınlanıyor. Plaj doldu. Start saati 13:00. Güneş ortalığı ısıtınca dev ekranda start ve sonrasını bir süre izledik.

Saat 14:00 gibi olunca yürüyerek eve döndük. Marketten aldığımız pizzayı mikrodalgada ısıtıp beyaz şarap ile mideye indirdik. Yorulmuşuz. Evden akşama doğru çıktık. Artık dönüşler başladığı için şehir rahatlamış. Park sorunu bitmiş. Arabayla mendireğin karşı kıyısına geçtik. Dolaşırken bir hareketlilik oldu. Baktığımızda yarışa katılan teknelerden “one planet one ocean”  teknesinin limana yedeklenmiş olarak döndüğünü gördük. İspanyol yarışçının teknesinde arıza meydana gelince yarışı bırakmak zorunda kalmış. Çok üzücü. 

Tüm gün boyu yüz binlerce insan ile iç içe yaşadığımız halde hiç Türkçe konuşana rastlamamak üç tarafı denizlerle çevrili ülkemiz için düşündürücü.

Şehrin mendireğin batısında kalan bölgesi daha eski, daha yerleşik. Les sables d’olonne zengin bir şehir. Evler çok güzel. Tekrar şehrin batısına geçip küçük, yerel ve samimi bir mekan bulduk. Burada karnımızı doyurduktan sonra içimizde bir iş görmenin saadeti  ile eve döndük.

Sabah 7:30 da odayı boşaltmış, anahtarı kasaya teslim etmiş ve yola koyulmuştuk. Hava yağmurlu ve sisli idi. A11 otoyoluna bağlandıktan sonra otoyolda kahve-kruvasan ile kahvaltı yapıp depoyu da fulledikten sonra otoyolu takiben Orly' ye rota tuttuk.

Les Sables Paris arası otobana 37.80 Euro ödedik. Paris'e giriş için otoyolda trafik uyarısı verildiği için ve alışveriş yapacak bir market bulmak için hava alanına 30 km kala otobandan çıktık.

Etampes adlı küçük bir şehre yöneldik. Oradan hava alanı yaklaşık 30 km. Şehrin girişindeki büyük alışveriş merkezinden hediyelik çikolatalarımı ile peynirlerimizi aldıktan sonra hemen yakındaki Buffalo Grill de güzel bir yemek yedik.

Hava alanı girişi araba ile kolay ancak kiralık araba bırakmak için P0 parkını bulmak biraz karışık. Neyse çok zorlanmadan sorunsuz bir şekilde arabayı teslim ederek orly west ten orly south a geçtik. Arada shuttle çalışıyor.

Bu gezinin unutulmazları arasında şarap kavları ve üzüm bağlarının  olduğu tartışmasız ama kuşkusuz bir numara Vendee Globe' dir. Yıllarca hayalini kurduğumuz ve hayranı olduğumuz bu müthiş denizcileri uğurlayanların arasında olmak paha biçilebilecek bir şey değil. Üstelik te Paris Tours dahil 5 günlük bu geziyi kişi başı yaklaşık 500 Euro'ya yapmak çok daha güzel tabi ...

31 Ekim 2016 Pazartesi

YUNANİSTAN Stavros-Aleksandroupoli

STAVROS

Son bir ayın yoğunluğu ve gerginliği beni aşırı yordu. Biraz rahatladığımda işi gücü toparladım ve 10 yıldır sürdürdüğümüz Çarşamba toplantısı için bürodan çıkarken booking den rastgele bir rezervasyon yaptım. Adli tatil bitmek üzere ve daha iki gün dinlenmedim. En az 4 gün Yunanistan'da Stavros’ta yız.

Akşam İstanbul'a geldik. Yorgunluktan sabah çok erken kalkamasak  da 7:30 gibi yola çıktık. Köprü trafik vs ipsala’ya varışımız 11:30 u buldu. Bordo pasaport da olsa memleketin son zamanlarda yaşadığı olumsuzluklar nedeni ile çıkışta SGK hizmet dökümü sordular. Neyse ki polis internetten ulaşıp gösterince kolaylık sağladı.

Akşam 16:30 gibi rezerve ettiğim yere ulaştım. Stavros küçük bir tatil yöresi. Mekanımıza yerleşmemiz alışveriş vs akşamı ettik. Filtre kahve alışkanlığımız fena. Kalacağımız mekanda olmadığından 20 Euro'ya çok güzel bir kahve makinası aldık.

Arabaya Figen’in yüklediği çantalardan birinden çıkan tenis raketlerinin sapları çapariz yaptığından sinir olsam da sesimi çıkarmadım. Ama o da ne .... Sahilde tenis kortları var...kaldığımız yere 200 metre.Arasak bulamayız..:)

Akşam esnafa sorarak yörenin en iyi lokal restaurantının Lefteris olduğunu öğrendik. Kaldığımız yere de çok yakın. Tüm günün yorgunluğunu güzel bir sofra ile çıkardık. Gerek salatası, kızarmış peynir, kızarmış biber, sarımsaklı ekmek, ızgara ahtapot ve üç büyük bira 33 Euro .

Sabah 7 de kalktık. Kahvelerimizi ve raketleri alıp 7:30 da korta geçtik. Yaklaşık 1.5 saat tenis, sonrasında deniz derken balkonda kahvaltı saat 11:00 i geçti. Harika bir sabah oldu. Balkonda Murakami’nin Sputnik Sevgilim adlı kitabına başladım. Kitabın ilk sayfalarında anlatılan köpek  “laika” nın hikayesi beni üzdü. Geri dönmemek üzere sputnik ile uzaya gönderilen gönderilen laika nın kapsülün penceresinden bakışını düşündüm. Bir daha köpeğim olursa adı kesin “laika” olacak.

Öğlen sıcağı biraz sakinleşince çok yakınımızda olan volvi gölüne gitmeye karar verdik. Göl etrafında küçük köyler var. İçlerine girip çıktık. Scholari de karnımızı doyurduk. Yemek eşliğinde Berlin'de içtiğimiz reçine şarabından içtik. Sonrasında mekanımıza döndük ve akşam uykusu sonrası Stavros un tepelerine manzara izlemeye çıktık. Evler çok güzel. Bahçeler bakımlı. Uzun bir yürüyüş ile yorduğumuz bedenlerimizi yine dünkü Lesteris  restauranta attık. Güzel sakin akşam yemeğimizin ana yemeği  sardalya içeceklermiz  bira ve uzo idi.
Hesap 23 euro bahşişle 25.

Sabah hava bulutlu idi. Çok sıcak olmadığından tenis seromonisi 2 saati buldu. Rüzgar dinmiş, deniz dinginleşmişti. Denize girip duşumuzu aldıktan sonra saat 12  yi bulan uzun kahvaltıda konumuz kızımızın nasıl hızlı büyüdüğü ve bizim geçen yaşlarımız idi. Artık bizimle gezmeyi tercih etmiyor. Fransa’da gençlik kampında. Çok tepki almama rağmen yalnız göndermekte bir sakınca görmedim.

Öğle sıcağını kitap okuyarak geçirdik. Aristo'nun doğum yeri Olimpiade kaldığımız yere yakın. Deniz'e sıfır sağı solu ormanlık yolda varışımız yarım saati geçmedi. Stavros’tan küçük güzel Bir plajı olan şirin bir kasaba. Arabayı gölge bir yere çekip sakin plajda kendimize bir yer yaptık. Su çok güzel ...pırıl pırıl.

Dönüşte yine yakın mesafede kavala yönünde olan Asprovalta’ya geçitik. Burası sanki Stavros tan bir tık büyük. Ama bence Stavros daha güzel. Asprovalta güzel geniş bir kumsala sahip. Kumsal ve şehir arasında geniş bir park alanı var. Parkın bir yanı kumsal bir yanı cafeler. Kafenin birinde birer Greek- Türk kahvesi içtik :))

Akşam yemeğini kendimiz hallettik. Lidl dan aldığımız antrikotlar güzel bir greek salata bira ve uzo eşliğinde gayet iyiydi.

Sabah tenis işi iki saati buldu. Deniz'i sevmesine rağmen benimle sabahları yüzmeye gelmeyen Figen tenis söz konusu olunca sabah hemen ayaklanıyor. Bizim antrenman biterken yan korta iki kişi geldi. Burada 4 gündür tenis oynayan bizim dışımızdaki ikinci kişilerdi.

Deniz bugün çok sakin. Hava rüzgarlı ama rüzgar karadan olduğundan dalga yok. Kahvaltı sonrası balkonda mislinlik yaparken görevli kadına bir gece daha yerler olup olmadığını sordum. Normalde yarın boşaltmamız gerek ama bir gün daha kalmak istiyoruz. Aynı fiyata bir gün daha uzattık. Gecelik 50 Euro.

Haritada orta ölçek bir dağ köyü buldum. Arethousa Stavros’un batısında, yaklaşık 30 km mesafede bir dağ köyü. Etrafı böyle rastgele gezmeyi  çok seviyorum. Bu tip yerlerde siesta zamanı da olsa acık bir kafe mutlaka oluyor. Bu son derece serin ve düzenli köyde kurulduğumuz kafede kahvelerimizi içerken turiste alışkın olmayan ahalinin samimi “kalisperaları” güzel.

Köyden indiğimizde Stavros’un Olimpiada çıkışındaki plaja gittik. Asırlık çınar ağaçlarının denizle buluştuğu geniş piknik alanı. Harika görünüyor. Burada bir beache kurulup keyif yaptık. Deniz harika ortam sakin asla kazıklanma hissi yok her şeyin fiyatı belli. Hiç otopark parası vermedik. Şezlong şemsiye bedava yeterki sipariş verin.

Akşam bizim apartların işletmecisinin övdüğü” ameltia tavern” e gittik. Şehirden olimpiada yönüne 1 km kadar yürüdük ama şahane bir restauranta geldik. Amalthia  keçi demekmiş. Yerel balıklardan karışık bir tabak, patlıcan  mezesi, greek salat, 3 bira bir uzo 33 Euro.

Bu dördüncü sabahımız. Dört sabahtır istikrarlı bir şekilde tenis oynadık. Her sabah basketbol sahasında spor yapan kırmızı tişörtlü adam, bisiklet ile giderken colie cinsi köpeğini peşinden koşturan adam ve beyaz kanişini gezmeye çıkaran kadın da buranın sabah rutinleri. Dördüncü sabahtır onlar da istikrarlı bir şekilde rutinlerini yaşıyor.

Bu arada kitabı yarıladım. Kitapta Yunan Ada'larına ilişkin bölümlerin olması ilginç. Yıllar önce zorba’yı da Ege sularında tekneyle gezerken okumuştum. Murakaminin özelliklerinden biri her kitabında bir müzik ya da müzisyeni öne çıkarmasıdır. Bu kitabında da klasik müzik ağırlıklı. Okurken YouTube dan adı geçen parçayı dinlemek kahvaltı sonrası miskinliğime hoşluk katıyor.

Bugün arabayı çalıştırmadık. Öğle sonrası acıkınca hemen yakındaki önünde plajı olan jazz kafeye oturduk. Koca bir çınarın gölgelediği salaş, hoş bir yer. Bir greek salata kalamar bira ve uzo söyledik. Serin gölgedeki mavi beyaz kareli masa örtümüze siparişlerimiz çok yakıştı. Lezzetli kalamarlar sübyelerle karışık geldi. Bir saatten fazla oyalandık. Bedeli sadece 15.5 Euro. Güneş biraz yatınca plaj kısmına geçtik denize hemen girip serinledikten sonra yerimden kalkmadan kitabı bitirdim. Son sayfalarda artık plajda şezlongların çoğu boşalmıştı.
Akşam Figen’in ısrarı ile yine tenise gittik. Biraz top atarım düşüncesindeydim ama 1 saat deli gibi oynayınca su gibi oldum.

Akşam yemeği için bir amcanın buzuki çaldığı mekanı tercih ettik. Geç satlere dek oturduk. Güzel et menüsünden oluşan ve bol içecekle yemeğimize 35 Euro ödedik.

Sabah son günümüz olduğundan kahvaltıyı dışarıda yapmaya niyetlendik. Ama kafamıza uyan yer bulmayınca evde kalan son malzemeleri aldığımız böreğe katık yaptık. Dönüşleri sevmiyorum. Ömrüm gezerek geçse şikayet etmem. Acelemiz yok. Depoyu fulledik. Mazot nerdeyse aynı fiyata. Yolda zaman zaman otobandan çıktık. Bir kaç köy ziyaret ettik. İskeçe’ye girip çıktık. Alexandrepoul yani Dedeağaç’ta çok güzel ev yemekleri yapan merkezde bir lokantada karnımızı doyurduk. Yollar bomboş. Tüm nüfus İstanbul’un yarısı olunca trafik gibi bir sorun hiç yok.

Kısa ama çok huzurlu gezimiz sudan ucuza geldi. Konaklama 250 euro,  benzin vs harcamalar da 300 kadar olsa 600-700 Euro ya bence güzel bir 5 gün geçirdik.

ALEXANDROUPOLI

Stavros’ un üzerinden bir ay kadar zaman geçti. Serkan'ın babasının rahatsızlığı nedeni ile son derece yoğun geçirdikleri yazın yarattığı tatil ihtiyacı ve bizim gezmeye doymaz karakterimiz birleşince 7 ekim sabahı Alexandroupoli yani Dedeağac’ a yola çıktık. Hafta sonu iki günlük bir kaçamak.

Sabah 7 de yola çıksak da İstanbul trafiği büyük sorun. O nedenle sınır geçişimiz öğleni buldu. Neyse ki İpsala sınırı sakindi. Tüm Yunanistan İstanbul’un yarısı kadar olunca trafiksizlik ilk hoşa giden şey. Neredeyse tek tük araba geçiyor.

Booking den son anda ayarladığım Marianna oteli bulmamız zor olmadı. Güler yüzlü resepsiyon görevlisi bizi odamıza yerleştirdiğinde geriye hala koca bir gün vardı.

Öğleden sonra ağır aksak ara sokaklardan yürüyerek şehri dolaşmaya başladık. Fenerden sahil boyunca yürürken hoşumuza giden bir yerden denize sıfır oturduk ve nefis kalamarlar ile birer mythos çok iyi gitti.

Güzel bir kafede kahvelerimizi de içtikten sonra 12 km batıdaki Makri köyüne gittik. Makri nefis bir balıkçı köyü. Güzel yemek yenebilecek mekanları var. Fakat sezon sonu olduğundan oldukça sakin. Burada biraz vakit geçirince akşama ulaştık. Akşam demek yemek demek. Alexandropouli’ de çok iyi restaurantlar var. Müşterisi bol et ağırlıklı yemek yapan güzel bir yere kurulduk. Türk müşteri yoğunluğu dikkat çekici. Neredeyse müşterinin yarısı Türk. Nefis et yemekleri, kusursuz mezeler ve uzo eşliğinde yediğimiz 4 kişilik yemeğe ödediğimiz rakam 60 Euro.

Alexandropuli en fazla 60 bin nüfusa sahip. Ama nefis spor tesisleri ve 4 adet şahane tenis kortu var. Sabah 7:30 da Figen’le şansımızı denedik. Kapısı açıktı. Bir saate yakın oynadık. Otele döndüğümüzde Serkan'lar kalmıştı. Yakınlarda güzel bir börekçi bulup kahvaltımızı yaptık. Çok beğendiğimiz bir kahveciden birer filtre kahve alıp arabamıza kurulduk.

Bugün niyetimiz çevreyi gezmek. Gezmek için yola çıktıysanız asla otoban kullanmamalısınız. Bu yüzden 2 nolu devlet yolu üzerinden Gümülcine yani Komotini ye ulaştık. Gümülcine’ de biraz dolaştık çok güzel kahve kokularının yayıldığı sokakta güzel birer kahve içtik. Zeytinyağı ve Türkiye'den göçen ermeni ustaların yaptığı pastırmalardan alışverişinizi yaptık ama yemek işini İskeçe’ye bıraktık.

Yine otobana bulaşmadan yola devam edince Yunanistan'ın ikinci büyük gölü Vistonidaya ulaşılıyor. Anlatılanlara göre bu bölgenin Osmanlı egemenliğinde olduğu döneminde bir beye ait olan Porto Lagos bölgesinde bir aziz çileci varmış. Beyin kızı hastalandığında çilecinin yardımlarıyla iyileşmiş. Müteşekkirliğinden dolayı bey de tüm bölgeyi Aynoroz Kutsal Manastırı Vatopedi’ye bağışlamış.

Burada göl üzerinde iki güzel kilise var ilki Agios Nikolaos Kilisesi  bir ahşap köprüyle diğer bir ada üzerinde yer alan Virgin Mary Pantanassa Ortodoks Kilisesi’ne bağlanıyor. Burada bir saat kadar vakit geçirdikten sonra Xanti yani İskeçe’ye devam ettik.

İskeçe dağ yamacına kurulu. Eski şehre doğru yönelip arabayı üniversitenin arkasına bıraktıktan sonra güzel bir fastfood mekanında karnımızı doyurduk. İskeçe tam bir öğrenci şehri. Genç nüfus çok fazla. Her tarafta şıkı kafeler var ve hepsi tıklım tıklım.

Bu kadar geldikten sonra Kavala'ya gitmemek olmaz. Akşam güneşinde virajlardan dönerek ulaştığımız Kavala nefis bir sahil şehri. Tam karşısı Thasos Ada'sı. Pırıl pırıl denizi ile şehir içinden bile denize girmek mümkün.

Kavala'da yürüyerek kısa bir geziden sonda sahilde çok güzel bir kafede birer bira içtikten sonra dönüşe geçtik. Dönüşü otobandan yaptık. Akşam oldu, hava karardı.

Arabamızı otelin önüme park ederek merkeze yürüdük. Sahilde, şehrin en güzel balık lokantası olan Gialos ta yer bulabildik. Cumartesi olduğu için her yer kalabalık. Gialos’ un da müşterilerinin çoğunluğu Türk. İstanbul ve diğer Trakya şehirlerinden ulaşım kolay olduğundan sanıyorum her mevsim türk turist var.

Şahane mezeler, başlangıçta retsina şarabı ve devamında Barbayanni uzo ile tamamladığımız yemekte nefis tatlı ikramı da dahil 61 Euro hesap geldi.

Sabah tenise kalkamadık. Dönüş günü hüzünlü. Sabah kahvelerimiz ellerimizde bir parka oturup neden bizim böyle huzurlu yaşayamadığımızın geyiğini yaptıktan sonra ihtiyar müşterisi bol bir mekanda kahvaltı yaptık. Her yaştan insanı hayatın içinde görmek mümkün. Otelin güler yüzlü madamının kibar çay ikramı sonrasında otelden 12 gibi ayrılabildik. Yol üzerindeki Feres’e rastgele kahve içmeye girdiğimizde küçücük şehrin merkezi bizi şaşırttı. Meydanda çok miktarda kafeterya ve restaurant Pazar olmasına rağmen oldukça kalabalıktı. Sonbahar güneşinin ısıttığı meydanda birer kahve ve miskinlik sonrası sınıra vardığımızda durum şuydu;
Nefis bir hafta sonu,
Şahane yemekler,
Huzur,

Tüm bunların maliyeti kişi başı 150 Euro'yu geçmeyen bir rakam.

5 Ağustos 2016 Cuma

BERLIN

Kaç kez  gittiğimi anımsamıyorum. Fakat Berlin benim şehrim, çok iyi geliyor. Vizeleri yenilemek , Waldbühne’de Berlin filarmoninin yaz konserini izlemek ve güzel bir hafta sonu geçirmek için THY den bulunan 3 kişi gidiş dönüş 1250 TL lük biletler çok uygundu.  Kızım Berlin'de yüksek lisans hazırlığı yapan  kuzeninde kalacak. Biz de uygun bir daire kiraladık. 3 gece 180 Euro.

Sürekli Almanya'dan vize almamın ve Berlin'e sık gitmemin yararın vizede gördük . Son vize!erimiz 2 yıllıktı. Bu başvurumuzda sağ olsunlar 4 er yıllık uygun görmüşler:))

24 Haziran sabah 09:15 te kalkan uçağımızın yarısı boştu. Rahat bir uçuşla Berlin'e indiğimizde bizi güzel bir hava karşıladı. İner inmez günlük ulaşım biletlerimizi aldık. Kişi başı 7 euro. Kızımız Doğa bizden ayrıldı. Kuzeni ile buluşmak üzere Alexanderplatz’a giden otobüse bindi ve biz arkasından el salladık. 16 yaşında ve çok iyi bilmediği bu şehirde otobüsün arkasından bakarken içim biraz sıkıldı. 
Kızımı yalnız gönderiyor olmaktan değil, içim aynı güveni ülkemizde hissetmemekten sıkıldı.

Dairemiz havaalanına yakın,Moabit bölgesinde olduğu için ulaşım çabuk oldu. U9 üzerindeki Birkenstrase metro durağı eve oldukça yakın. Berlin dünyanın en iyi toplu taşıma ağına sahip. Aynı biletle tüm araçlara binebiliyorsunuz ve ulaşım ağı şehre çok iyi yayılmış.

Daireye yerleşip köşedeki marketten mutfak alışverişimizi tamamladık. Bize üç gün yetecek alışverişimiz 31 euro tuttu.

Akşam 4 e doğru dışarı çıktık. Berlin bu mevsimde çok güzel. Ihlamur ağaçlarının kokusu tüm şehri sarmış. İnsanlar cıvıl cıvıl. Oranienplatz da biraz takıldıktan sonra yürüyerek Tarık ile buluşacağımız Hermanplatz’daki Yunan restoranına gittik. To Steki adındaki mekan basit salaş ama oldukça hoş bir aile işletmesi. Güzel bir bahçesi var. Tarık bizden önce gelmiş. Gölge bir masaya kurulduk.

Tarık'ın iki arkadaşının da katılımı ile burada akşam 9 a dek oturduk. Mekan çok da ucuz. Örnek olması babından… bir ot mezesi, bol miktarda grek salatası, kalamar, gümüşbalığı, zeytin-turşu bir porsiyon sosis ve şiş sayamayacağımız kadar küçük su ve en az sekiz-on adet yarım şişelik reçineli şarap için ödenen para 65 euro.

Buradan yürüyerek Narr Bar’a geçtik. Sokaklarda tüm kafeler dolu. Ortalık cıvıl cıvıl . Narr Bar da oldukça kalabalıktı. Ahmet abi her zamanki gibi karizmatik. Dışarıya ses düzeni kurulmuş. Meğer Yaşar Kurt konseri varmış. Türkiye'de oldukça tanınan sanatçı burada bir masada sıradan bir müşteri gibi rahat bir şekilde oturuyordu.

Hava çok geç kararıyor gece 22:00 de hala alacakaranlıktı. Yorulmuşuz. Gece yarısına doğru kalktık.

İnternet buldukça doğa ile yazıştık ama bizi pek iplemiyor :))

Sabah kahvesinden sonra  sabah 8:00 de markete gidip taze brotçin aldım.

Güzel doyurucu bir kahvaltıdan sonra 9:00 da dışarı çıktık. Hava oldukça sıcak. Keyfe keder biraz dolaştıktan sonra Gemaldegalerie ye geçtik. 

Giriş 10 euro. Son derece büyük, Hakkını vererek gezsen bir gün geçirmen gerekecek galeriden biz 3 saatte çıktık. En önemli koleksiyonlar Rambrant ve Dürer denebilir.

Kreuzberg’e geçtik. Belki de dünYanın en multi-culti mahallesi. Küçük İstanbul. Niyetimiz kızları tavukçu Henne’ ye götürmekti ama akşam 6 da açıldığını öğrenince vazgeçtik. 

Kreuzberg merkezindeki Kotbuser Tor metro çıkışında buluşma kararı almıştık. Karşısına bir cafeye oturup bir şeyler içtik. Yanımıza oturan çiftle biraz sohbet ettik. Farnkfurtta yaşayan akademisyen bir çift. Berlin’e bir konferansa gelmişler.

Kızlar biraz geç geldi. Hep beraber bir dönerciye oturduk. Berlin en güzel döneri yiyeceğini şehirlerin başında gelir. İyi pizzacılar nasıl newyork ta ise iyi dönerciler de Berlin'de.
Dördümüz yaklaşık 25 Euro'ya karnımızı doyurduktan sonra kızlar bizi terk etti.

Oranien str üzerinde ciddi bir hazırlık vardı. Küçük bir sahne kurulmuş, sokağın her iki tarafındaki dükkanlar önlerine stant açmış. Hazırlıkları sorduğumuzda eşcinsellerin yürüyüşü olduğunu söylediler. Şanslıyız. Son derece renkli bu yürüyüşe daha önce de rastlamıştık. Akşam üzeri başlayacağı afişlerde yazıyordu.

Türkiye’de bir hafta önce yapılması planlanan benzer yürüyüş milliyetçilerin ve devletin tepkisi nedeni ile yapılamadı. Oranienplatz’ dan başlayan yürüyüşe uzun süre eşlik ederek bol bol fotoğraf çektik. 

Yürüyüş kortejinin kumanda arabasında sık sık Türkçe pop çalması enteresandı. Güzergahtaki Türk esnaf dükkanlarına gökkuşağı bayrağı asıp bira satıyordu ve görebildiğim kadarı ile bu esnaf Türkiye’de aynı yürüyüşü yapmaya kalkanları sopalayacak tiplere çok benziyordu :))

Bu arada Berlin'de avukatlık yapan arkadaşım Serdar arayınca yürüyüşten ayrılıp Kreuzberg merkezde buluştuk. Biraz iş güç biraz yaşam üzerime çene yorulduktan sonra ufak bir yürüyüşle Narr Bar’a geçtik.

Tarık oradaydı. Kızı İrlanda'ya taşınacağı için arkadaşları ile toplanmış. Biz dışarıda geç saatlere dek hep beraber sohbet ettikten sonra gece yarısına doğru dağıldık.

Avrupa’da genelde Pazar günü bir çok yer kapalıdır. Sabah kahvaltı sonrasında Pazar günü açık olduğunu öğrendiğimiz bir marketten çikolata vs. almak için Ostkreuz istasyonuna gittik. İki gündür ciddi sıcaktı. Bugün hava süper. Sıcaklık 24-25 derece civarında. Nefes alınabiliyor. Alışveriş sonrası biraz dinlendik.

Öğleden sonra tekrar dışarı çıktık. Evdeki soğuk biralardan iki tanesini Tiergarten park ta içmek için yanımıza aldık. Fakat o da ne….Almanya'nın Avrupa kupasında çeyrek finale kalma maçı dolayısı ile Brandenburg kapısına dev ekran kurulmuş ve parkın etrafı da kapatılmış. Ne yapalım Berlin’de güzel yer çok. Biraları nehir kenarında bir bankta götürdük.

Oturduğumuz yer Checkpoint Charlie’ye oldukça yakındı. Yıllar önce çektiğim fotoların aynılarını çekmek için ziyarete gittik. Oradan duvara geçtik. 

Duvarın bir bölümüne Suriye savaşını anlatan etkileyici harap insan ve şehir fotoğrafları koymuşlar. Savaşın ne kadar insanlıktan uzak korkunç bir şey olduğunu anlatan bu fotolar batıda gösterdiği etkiyi doğuda göstermiyor sanırım. Metro istasyonuna yakın Urfalı bir gencin çalıştığı büfede karnımızı doyurduktan sonra siyaset, kürt meselesi ve Almanya üzerine sohbeti ikram edilen demleme çaylarımızla sürdürdük.

Berlin seyahatimizin amaçlarından biri olan waldbühne deki Berlin filarmoninin konserine hazırlığımız tasmam. Biraz peynir, çerez, meyve ve tetra pak pakette kırmızı şarabımızla yola koyulduk. Cam eşya sokmak yasak o nedenle bardaklarımız da plastik.

Konsere üçüncü gelişimiz. Klasik müzik aşığı değiliz ama waldbühne bence dünyanın en güzel sahnesi. Orman içinde bir amfi tiyatro. Burada kaliteli müzik dinleyerek bir şeyler içmek çok güzel bir hareket. Ses kalitesi muhteşem. Malum Alman teknolojisi ve titizliği. Konser başladığında ormandaki kuşların eşliği muhteşem. İnsan yapımı  olan ile doğanın müziğinin müthiş uyumu mükemmel.

Her yerde Türk ile karşılaştık. Onur yürüyüşü dahil. Ama üçüncü gelişimiz olmasına rağmen Waldbühne de hiç Türk’e rastlamadık. Kaldı ki Berlin en yoğun Türk'ün yaşadığı Avrupa şehri.

Konser sonrası eve yakın bir mekanda biraz iyi yaşamak, geri kalan ömrü güzel geçirmek üzerine çene çaldıktan sonra kuzeni ilke takılan kızımıza wats-up üzerinden son talimatları verdikten sonra dönüş fikrine kendimize alıştırmaya çalıştık…

Kızımız ile hava alanında buluştuk.

Bu çok güzel üç dolu günün bize toplam maliyeti 800 euro civarı. Bence oldukça uygun. 16 yaşında olan kızımız Doğa’nın önümüzdeki ay tek başına gideceği Fransa seyahati için de iyi deneyim oldu.


25 Mayıs 2016 Çarşamba

ISRAIL

Şu ana dek hiç bir gezimi turizm şirketleri ile yapmadım. Esasen gezmenin en çok hoşuma giden kısmı da başlangıçtaki hazırlık dönemidir. Bölgeyi araştırmak, tarihi ve önemli mekanları hakkında bilgi edinmek , yerleri haritada işaretlemek oldum olası çok sevdiğim işlerdir.  Turist değil gezgin mantığı ile hareket etmeyi sevdiğimden her şeyin paket olarak sunulduğu turlardan hep uzak durdum.


Arkadaşım ve müvekkilim Güngör'ün iş yerinde tesadüfen karşılaştığımız Ercan Tur sahibi Haluk Bey ile tanışmamız ve Güngör'ün hiperaktif gezi programcılığı sayesinde 5 dakika sonra ne olduğunu anlamadan üç günlük İsrail turuna dahil olduk.

İnanç turizmi ağırlıklı İsrail gezisinin zamanı yaklaştıkça heyecan duymaya başladığımı itiraf etmeliyim. İsrail,  coğrafi ve kültürel olarak farklı, tarihsel açıdan heyecan verici bir bölge.Üç büyük semavi dinin doğduğu ve küçücük alanda bu dinlere ait 4 bin yıllık tapınakların bulunduğu Kudüs başlı başına merak uyandırıcı. Her ne kadar Kudüs İsrail tarafından başkent kabul edilse de dünyada ABD dahil diğer ülkeler tarafından kabul görmediğinden İsrail'in resmi başkenti Tel Aviv dir.
Tel Aviv- Yafa

Pegasus'un tarifeli seferi ile öğlen saatlerindeki iki saatlik yolculuk sonrası biraz gecikme ile Ben Gurion havalimanına ulaştık. Pasaport kuyruğu oldukça kalabalıktı. Şansıma en ağır işleyen kuyruğa girmişim. Görevlinin de konuşası gelmiş olmalı ki muhabbet ayarında baya bir sorgu sualden geçtim.

Çıkışta bekleyen otobüse bindik. Uzun yıllar Türkiye'de yaşamış Musevi rehberimiz eşliğinde Tel Aviv'e doğru yola koyulduk.  Şehrin girişinde çok büyük bir otopark var ve şehre otoparktan ring otobüsler çalışıyor. Otopark bedava. Amaç şehri trafikten korumak. 

Şehir içinde sahil ve plaj bölgesi çok güzel. Bu cadde üzerinde Osmanlı izlerini taşıtyan bir kaç eser var. Eski Yafa sahilindeki Bahriye Camii çok şirin. 

Eski Yafa çok güzel. Nefis tarihi çarşısı ve binaları ile görülmeye değer. Bir yerde otobüsü park edip dağıldık. Merkezde çok güzel bir dönerci var. Musevi mihmandarımız Cevat bey ile döneriyle kurulduk. Burada biraz sohbet fırsatı bulduk. Kendisi Saint Benoit mezunu. Yıllar önce Türkiyeyi terk ederek buraya yerleşmişler.

Karnımızı fazlası ile doyurduktan sonra sahilde küçük bir yürüyüş yaptık. Bahriye camisinin üzerindeki kafede bir şeyler içtikten sonra buluşma yerinde ekibi toplayıp otobüsle Kudüs'e geçtik. Geç saatler olmasına rağmen Mescidi Aksa bölgesine yöneldik. İsrail askerlerinin çokluğu dikkat çekici. 

Kudüs

Girişte güvenlik görevlileri kılık kıyafete dikkat ediyor ve başı açık ve pantolonlu kadınları uyarıyor. Figen'in uygun olmayan pantolonuna güvenlik noktasından bir uzun etek  bulduktan sonra sorun olmadı. Kubbet üs Sahra ( peygamberin miraca oradan yükseldiğine inanılır) ve Mescidi Aksa oldukça etkileyici. Yer kaplamalarının binlerce yıllık olduğu ve muhtemel peygamberler ile aynı taşlara basma, dokunma ihtimali heyecan verici. 

Otele vardığımızda gece yarısını bulmuştuk.Otelimiz Betlehem yani Beytüllahim bölgesinde. Kudüs'e her giriş çıkışta bir kontrol noktasından geçiliyor. Ancak Türk olmak burada sanki işleri kolaylaştırıyor. Dört gün boyunca tüm kontrol noktalarından sorunsuz geçtik. Otobüse binen ve kimlik kontrolü yapan olmadı.

Sabah kahvaltı sonrası ara sokaklarda biraz dolaştım. Şam'ın eski halini, Halep'i hatırlatıyor. Otobüsle önce Zeytin Dağı'na geçtik. Kubbet üs Sahra'nın en güzel manzarası buradan. Aradaki vadinin bir tarafı komple musevi mezarlığı. Sıratın buraya kurulacağına inandıklarından buraya gömülmek onlar için önemli. Mezar yerleri anormal pahalı.

Bu bölgedeki bir iki türbeyi şöyle bir gördükten sonra Mescidi Aksa'ya yöneldik. Malum günlerden cuma ve burada cuma namazı müslümanlar için heyecan verici. O yüzden olsa gerek muhafazakar vatandaşlarımızın buraya yönelik inanç turları cuma gününü mutlaka kapsar. Daracık sokaklardan binlerce yıldır akın akın giden insanlar mescidin içinde ve dışında oldukça kalabalık bir cemaat oluşturuyor. Kadınlar cuma namazını Kubbet üs Sahra'da kılıyor. Namaz sonrası Figen ve Güngör'ün eşi Suna bir türlü çıkmadı. Merak ettik. Neredeyse sonlara doğru iki kadın ile çıktılar. Meğer arap kadınlar ilgi göstermiş, bir şeyler ikram edip içerisini gezdirmişler.

Mescidi Aksa bölgesinden ayrılmadan önce Mervan Camii ve Hz Süleyman tarafında yaptırılan  3 bin yıllık mescidi gezdik.  Bu mescidi Davut da Süleyman da kullanmış. Mescid Aksa'nın aydınlatılması önceleri yağ ile yapıldığından ayrı yağhanesi var. Burası Süleyman Mabedinden kalan bir parça, Yahudilerin en önemli tapınağı olan Ağlama Duvarı da Süleyman Mabedinden kalan bir parça. Grup halinde gezen turistlerin çoğu Türk. 

Buradan hemen yan taraftaki Ağlama Duvarı'na geçtik.Etraf son derece düzenli ve hareketli. Duvarın bitişiğindeki kapalı bölümde trans halinde ibadet edenler görülmeye değer. Fotoğraf açısından oldukça zengin bu anları ibadet edenleri rahatsız etmeden değerlendirmeye çalıştım.

Burası ucuz değil. Neredeyse gezdiğim en pahalı yer . Merkezi bir bölgede 4 kişilik ortalama karın doyurmanın maliyeti 200 TL nin üzerinde.

Yemekten sonra kıyamet kilisesine gittik Burası İsa'nın çarmıha gerildiği yer. Buraya geliş güzergahımız İsa'nın çarmıhını sırtında taşıdığı Çile Yolu. Çarmıha gerildiği yerde kilise yapılmış. Kilisenin anahtarı üç mezhep anlaşamadığından 500 yıldır müslüman bir ailede. Kilisede üç mezhep de ibadet ediyor. Kilisenin ikinci katında camın altında bir tahta merdiven var. Abdülhamit ferman çıkarmış. Kim ne iş yapıyorsa bıraksın kilisenin tüm isini biz yapacağız demiş ve o sırada camları temizleyen adam merdiveni bırakarak işi bırakmış. Merdiven o zamandan buyana orada duruyor. Kilisede namaz kılması istenen Hz Ömer" namaz kılarsam burasını cami yaparlar" diyerek taş atımı mesafede namazını kılmış ve namaz kıldığı yere Hz. Ömer camisi yapılmış.
Bölgede dar sokaklar kapalı çarşı görünümünde. Tipik küçük dükkanlar, renkli sokaklar....
sakin bir bölgede oturduk ve bir kaç bardak çay içtik. Çaylar sallama ve genelde nane ile servis ediliyor.

Cuma akşam saatlerinde dua ile başlayan şabat  cumartesi akşamına kadar devam ediyor. Bu gün yahudilerin dua ve dinlenme günü. Cuma akşamı yahudiler akın akın ağlama duvarına gidiyor. Biz de peşlerinden tekrar ağlama duvarına geçtik. Çok etkileyici ve müthiş kalabalık. Gençler dans ediyor ve resmen eğleniyorlar. Her yaştan insan en güzel giysileri ile ağlama duvarını doldurmuş. Cuma akşamından cumartesi akşamına kadar şabat orucu tutuyorlar elektrikli araç kullanmıyorlar. Cumartesi akşamı da mutlaka yakınları ile eğlenip yemek yiyorlar. 

Buradan grup ile buluşma yeri olan Mescidi Aksa'ya yahudi mahallesinden geçtik. Evler gayet güzel ve sokaklar pırıl pırıl. Ortadoğu' da neredeyse tüm evler kesme taş. Yahudi mahallesi ile müslüman bölgesi çok keskin olarak ayrılıyor. Namaz vaktinde bahçede kimse kalmıyor. Biraz çekinsek de biz birkaç kişi binlerce yıllık zeytin ağaçlarının altında oturarak grubuın namazdan çıkmasını mistik ve heyecan verici bir ortamda bekledik. Geç saatlerde döndüğümüz otelimizin terası meraklısı için nargile keyfine uygun.

Sabah bir Filistin şehri olan el Halil yani Hebron'a hareket ettik. Halil dost demek burası Allah dostu olarak anılan İbrahim Peygamber'in şehri. İbrahim Peygamber'in camisine yani harem bölgesine geçmeden şehirde çarşıda biraz dolaştık. Dükkanlar yeni açılıyordu. Çocuklar çok saldırgan bir şekilde bahşiş için veya ufak tefek şeyler satmak için etrafınıza sarıyorlar. Eğer para verirseniz artarak tekrar geliyorlar. Gerçekten sıkıntılı bir durum. Ortam çok yoksul. Dükkanlarda neredeyse hiç bir şey yok. Kasap dükkanındaki et miktarı neredeyse ortalama bir gelire sahip batılının buzdolabındaki kadar. Benzi pahalı. Litresi yaklaşık 4,5 TL ye tekabül ediyor.

İbrahim Peygamber in mezarının olduğu cami yani harem bölgesi İsrail' tarafından kontrol ediliyor. Kontrol noktasından geçince camiye giriliyor. Burası yıllar önce İsrail' li bir doktorun yaptığı bir katliama sahne olmuştu. İbrahim Peygamber'in mezarının bir tarafında da Yahudilerin ziyaretinin mümkün olduğu bir bölüm var. Kudüs ve çevresi gerçekten enteresan. Gergin ama iç içe bir yaşam sürüyor. Gruptaki İsviçre' li bir arkadaşın dediği
gibi sorunların tam da çözüleceği yer burası. İsrailliler de İbrahim Peygamber'in soyundan geliyor. Kendisinin ve eşi Sara'nın mezarı burada. Bölge Filistin bölgesi olduğundan olsa gerek sorduğumda asker olduğunu söyleyen Filistin' li bir sivil giyimli asker bize mihmandarlık etti.

Dönüşte Halhul şehrinde  Yunus Peygamber'in makamı olarak adlandırılan camiye uğranıldı. Camide namaza geçenleri beklerken biz Güngör'le ara sokaklara daldık. İlginç, tedirgin edici, yoksul sokaklarda dolaşırken zamanı unutmuşuz.  Otobüs bizi bir süre beklemiş. 

Öğleden sonra Betlehem'e döndük. Yeniden Doğuş Kilisesi ya da Saint Helena Church hıristiyanlar için oldukça önemli. Tüm hıristiyan mezhepler burada christmas kutlar, evlenir ve vaftiz törenlerini yaparlar.  İsa'nın doğduğuna inanılan mağara burada. Şehir merkezinde olan kilise civarında biraz vakit geçirdikten sonra dünyanın en eski şehri kabul edilen Eriha'ya yani Jericho'ya doğru yola çıktık.

Eriha'nın 11 bin yıllık bir geçmişi var. Bu şehirde gbir ucu olan dünyanın en uzun teleferiğinin güzertgah uzunluğu 7.5 km. Teleferiğin bir ucu da Masada dağına uznıyor. Ne yazık ki  diğer ziyaretçiler genelde sadece dini turizm amaçladığından ne teleferiği ne de Masada'yı göremedik. 

Şehrin girişinde güzel bir yerde yemek molası verdik. Bahçesinde hurma ağaçları olan dinlenme tesisismizde İsrail'de üretilen iri hurmaların kilosu için 12 dolara anlaştık. Mekan pahalı. Neyse ki bu yemek turdan idi. Tesisteki alkol stantlarını sanırım dini turizm yapanlar gelir diye perdeyle kapamışlar.tarifede bira 20 şekel yazıyordu. Yaklaşıl 18 TL

Lut Gölü yani Dead Sea buraya çok yakın. Karşı tarafı Ürdün. Gölü besleyen nehir Ürdün ve İsrail
sınırını oluşturuyor. Göl kıyısında dolaşıp bir şeyler içtikten sonra Musa'nın makamı denen çöl ortasındaki kervansaraya gittik. Etrafta hiç başka yapı yok.Ekip namaz kılarken biz Güngör'le tepenin arkasını dönüp çöle vurduk. Kervansaray gözden kaybolunca bizim için müthiş bir sürpriz oldu. Başıboş bir deve ile karşılaştık. Çok enteresan bir andı. Güngör deveyi ipinden yakaladı. Yaklaşık 1 saat deve ile dolaştık. Onu otlattık. Güneş batarken nefis bir atmosferde son derece enteresan anlar yaşadık.

Deveyi kervansaraya getirirken devenin sahipleri bizi görünce şok oldular. Uzun süre olaydan bahsedip bize çay ısmarladılar. Meğer deve aksi inatçı bir karaktere sahipmiş. Bizim yanımızda uysal bir şekilde takılması onları şaşırtmış. Deve ile geçirdiğimiz zaman son derece eğlenceli, enteresan ve asla unutulamayacak bir zamandı.

Hava karardıktan sonra Kudüs', devamında da otelimize döndük. Otele döndüğümüzde TV de Real Madrid ile Atletico Madrid in maçı vardı. Filistin koyu bir Real Madrid taraftarı. Sebebi Ronaldo' nun Filistin'e yaptığı bağışlar. Maç sonucu penaltılarla Real Madrid'in lehine sonuçlanınca sokaklarda konvoy bile yaptılar.

Buraya kadar gelip Mescidi Aksa'da sabah namazı atmosferi görülmeden olmaz.Sabah daha gün ışımadan başlayan hareket, daracık sokaklardan hızlı hızlı mescide yetişmeye çalışan insanların namaz sonrası yavaş yavaş dağılmaları atmosferde hissedilen mistik yoğunluk görülmeye değer. 

Kahvaltı sonrası otelden 8 de hareket ettikten sonra direniş yani intifada nın başladığı yer olan duvarın bulunduğu yerde Filistin'in efsaneleşmiş hava korsanı Leyla Halit fotoları çekildikten sonra Davut'un mezarının olduğu mabede gittik. Burası çok sayıda yabancı ziyaretçisi olan bir yer. Girişte
arp çalan Davut heykeli bizi karşılıyor. İsa'nın son yemeğini yendiği oda burada. Mabedin bazı bölümleri okul. Buradan yürüyerek Ermeni mahallesi ve sonrasında Yahudi mahallesinden geçerek her zamanki durağımıza Mescidi Aksa'ya geldik.mescidi aksaya geldik. Yahudi mahallesi zenginliği, düzeni ve yapıların güzelliği ile fark ediliyor. Küçük güzel meydanlar, kafeler, pastaneler ve  sanat galerileri ile tipik bir Avrupa mahallesi. Kapalıçarşı'nın başladığı kemer ile müslümanların yoğun olduğu bölgeye vardığımızda yapılar ve ortam bıçakla kesilmiş gibi farklılaşıyor.

Bugün mescidi aksanın bahçesinde çok sayıda müslüman olmayan turist var. Müslümanların kılık kıyafeti girişte sıkı denetime tabi. Kubbet üs  Sahra'nın içindeki miraç taşı  Peygamber'in göğe yükseldiğine inanılan nokta. Yine bu bahçede  Peygamber'in hayvanı bağladığı yere yapılan Burak mescidi de var. 

Artık dönüş vakti yaklaşıyor. Bugün son günümüz. Kapalıçarşı ve civarından geçerek öğlen saatlerine ulaştıktan sonra otobüs ile hava alanına doğru dönüşe geçtik.
Hava alanında çıkışta güvenlik kontrolünden, birtakım sorulardan geçiliyor. Ancak ilginç olan
pasaport polisinden geçmeden çıkış yapmak mümkün. Bir kioksta pasaportu okutarak görüntü onayı da aldıktan sonra makinenin verdiği kartı turnikede okutup geçilebiliyor. Öyle sanıyorum ki bu yeni uygulama yakında her hava alanında  kullanılmaya başlar. 


İsrail çok önemli bir yer mutlaka görülmeli. Bu gezide göremediğim Haifa şehri, Masada dağı ve çok merak etmeme rağmen göremediğim komünal yaşam ve üretimin sürdürüldüğü çiftlikler olan Kibutz'ları görmek için tekrar gelmek isterim. 

Tur işine gelince.... Eşim ile beraber diğer katılımcılara göre daha liberal bir görünüşe sahip olmaktan olsa gerek ilk başlarda bir mesafe vardı. Ancak son güne ulaştığımızda herkes ile daha içli dışlı olduk. Birlikte yaşamak böyle bir şey. Farklılıkları daha çok törpülemek gerek. 

Ben yine de başkalarına tabi olarak gezmektense kendi başıma kaybolmayı, turist olmaktansa gezgin kalmayı tercih ediyorum.