26 Aralık 2015 Cumartesi

SİCİLYA

Aslında bu gezi benim planım değildi. Sicilya^yı görmeyi çok isteyen arkadaşım Güngör ve Tolga ile gidecektik. Uçak saatinden yarım gün kala vizelerinde bir sorun olduğunu fark etmeleri üzerine hızlı bir karar vermem gerekti. 10 dakikalık bir telefon görüşmesinden sonra onların biletlerini iptal ettim. Hemen booking rezervasyonumu daha küçük ve ucuz bir mekanla değiştirerek apar topar çantamı alıp evden çıktım. Gece İstanbul'da eşim ve kızımın kaldığı ufak dairede bir kaç saat kestirdikten sonra sağ olsun eşim sabah 06:00 daki uçak için beni 04:00 te hava alanına bıraktı.

Catania uçağı dolu değildi.Tam arkamdaki koltukta İzmit'ten tanıdığım arkadaşım Hakan Tanta ile Kazım Abi ve eşleri vardı. Tesadüfün böylesi. Yaklaşık 2 saat süren yolculuk sonrasında çok kısa sürede hava alanından çıkış yaptım. Ufak bir sırt çantası ile yola çıktığımdan bagaj bekleme sorunum olmadı. Hakan'lar bagaj ve araba kiralama işlemleri için alanda kaldılar.

Catania havaalanından çıkıp sola bakınca şehre çalışan Alibus durağını görüyorsunuz. Şehir birkaç kilometre mesafede. Otobüs ücreti 4 Euro. Merkezde istasyon durağında otobüsten indim. Harita uygulamasından otelin yerini kestirip sabahın güneşli ama serin dinginliğinde otele doğru yürümeye başladım.

Catania'nın bu bölgesi oldukça eski ve gri binalardan oluşuyor. Uçaktan sağ tarafımızda gözüken Etna'nın katkısı ile oluşan koyu renk taşlardan örülmüş zemin kaplamaları ile birlikte şehir hafif soğuk ve gizemli.Etna şehrin kuzeyinde. Bu zamanlarda faaliyetini biraz hızlandırdığından tepesinde her daim tüten bir duman var.

Otelin yeri çok merkezi bir bölge. Otele yaklaştıkça  hareket arttı. Doume Meydanında sabah turistleri meydanın ve filin fotoğraflarını çekiyor. Etrafı izlerken daha aşağıda bir pazar yeri gürültüsü ve kalabalığı dikkatimi çekti.

Bölgeye vardığımda çok şaşırdım. Burası hayatımda gördüğüm en güzel balık pazarı. Son derece kalabalık. Hafif bir yükseltiden geçen sokağa ihtiyarlar dizilmiş aşağıdaki hareketi hareketsiz bir şekilde izliyorlar. Daha öncesinde görmediğim envai çeşit balıklar tezgahlarda. Çeşitli deniz kabukluları, ahtapotlar, her boy karidesler ve görkemli görüntüleri ile kılıç balıkları. İnsanlar sıcak, samimi, fotoğrafra karşı ilgisiz değiller. Bu cesaretle içlerinde dolaşarak bol bol fotoğraf çektim.

Balık pazarının bağlantılı sokaklarında  çok sayıda sebze meyve tezgahı ile kasap dükkanları var. Mandalina 50 cent ile 1 euro arası. Yarım kilo mandalina aldım. Etrafı seyrederek 2 sokak ilerideki otele vardığımda henüz öğlen olmamıştı. Resepsiyon her zaman açık değil. Geldiğimi haber verdiğimden görevli Marco beni bekliyordu. Oldukça yardımsever ve samimi sohbeti ile Marco odamı göstererek gerekli infoyu verdikten sonra elime basit bir harita tutuşturdu. Haritada merkezde görülecek tüm yerler yürüme mesafesinde işaretlenmişti.

Marco'nun walking haritasına göre kale, tekrar balık pazarı ve doume, ara sokaklardan bellini meydanı, Etnea caddesi gibi önemli noktaları dolaşırken büyük bir pazar ile de karşılaştım. Pazarlar çok eğlenceli.Oldukça ucuz fiyatları olan pazardan biraz peynir biraz da zeytin aldım. Kahvaltı zayıf ise bunlarla renklendiririm.


Biraz yoruldum ve acıktım. Küçük bir meydanda gözüme kestirdiğim bir restaurant masasına kuruldum. Pizzamın gelmesini beklerken gezim boyunca bana eşlik edecek arkadaşım Moretti'den yudumlamaya başladım. Pizza çok şaşırtıcı değildi doğrusu. Burası rastgele oturduğum bir yer olduğundan umursamadım.

Otelin merkezde olması büyük avantaj. Uykusuzluk ve yol yorgunluğu üzerine haldır haldır dolaşınca yorgun düştüm. Otele uğrayıp bir-iki saat kestirmek çok iyi geldi.


Akşam saatlerinde tekrar dışarıdaydım. Harşitama işaretli bir kaç noktayı ziyaret ettikten sonra Etnea caddesinde bir kafeye oturdum. Çikolatalı torte ve kahve 2.80 Euro.  Karşımdaki Santa Maria kilisesinde güzel bir düğün vardı. Aralarına karışıp bir kaç kare fotoğraf çektim. Doume Meydanında biten Etnea caddesi Catania'nın piyasa caddesi. Akşam yemeği öncesi veya sonrası piyasa yapanlar, gençler, turistler herkes bu caddede.

Otelin bitişiği olan cadde Garinaldi caddesi. Nispeten sakin olan bu caddede boydan boya yürüdüm. Caddenin sonunda güzel bir meydan var. Piazza Palestro meydanında bir büfenin önündeki masalara ihtiyarlar oturmuş sohbet ediyorlar. Yakındaki bir masaya da ben oturdum. Küçük Moretti 1 eoro.

Haritama işaretlediğim local lezzetlerden biri olan Bella Napoli Pizza da Garibaldi caddesinde. Otelime mesafesi 100 metre kadar. Burası akşam 18:00 ila 23 arasında hizmet veriyor. Oturma yeri yok. Pizzanızı alıp gidiyorsunuz. Birkaç metrekareden ibaret dükkanda pizzalar odun fırınında hazırlanıyor. Pizzanın iyisi fazla malzemeli olmaz. Sos peynir ve zeytinden oluşan pizzama 4 euro ödedim. Otel yakın olduğundan soğutmadan soframı kurdum. Moretti eşliğinde mideye indirdiğim pizzanın özellikle hamuru ve peyniri gerçekten çok lezzetli idi.

Sabah her zamanki gibi erken kalktım. Kahvaltı 8:00 de başlıyor. Kahvaltıya kadar  telefon görüşmeleri yapıp internetten haberlere baktım. Dolabımdan zeytin ve kaliteli kaşar peynirimi alıp kahvaltı salonun geçtim. Kahvaltı fena değildi. Klasik Avrupa otel kahvaltısı.  Bugün plan Taormina'ya gitmek. Sağolsun Marco bana gerekli infoyu sağladı.

Taormina 

Hava alanından gelişte indiğim istasyon civarında bir otobüs terminali var. Taorminaya İnterbus ya da Etnea firmaları ile bir saatlik yolculuk ile ulaşmak mümkün. Ben biletimi Etnea dan aldım. Gidiş geliş 8.50 Euro. Yolda bir problem olduğundan ( böyle izah edildi) otobüs yaklaşık 1 saat gecikmeli geldi. Sorun yok. Nasılsa geziyoruz.

Yunanlılar tarafından kurulmuş olan Taormina "Diamond of Sicily" olarak anılıyor. Catania ile Messina arasında, Catania'ya 1 saat mesafede, kayalıklar üzerine kurulu küçük bir şehir.

Yol boyunca Etna yanardağı solumuzda kaldığından otobüste o tarafa oturdum. Etna'nın duman tüten bacasını izleyerek vardığımız Taormina'ya otobüsün zorlukla döndüğü daracık yoldan döne döne çıkılıyor. Otobüs terminali ile merkez çok yakın. Birkaç dakikalık yürüyüş sonrasında çok güzel düzenlenmiş, iki kenarında boydan boya kırmızı halı kaplı, küçük-şirin dükkanlardan oluşan sokağa ulaştık.

Birkaç yüz metre ilerlemiştim ki Hakan, Kazım abi ve eşleri ile karşılaştık. Ayaküstü biraz sohbet sonrası ayrıldık. Ara sokaklar çok güzel. Birbirinden şık hediyelik eşya dükkanları, cafe ve restoranlar ile Taormina "elmas" olarak anılmayı hak edecek derecede güzel.

Terminale yakın bir mekanda calzone denilen kapalı pizza ve moretti ile karnımı doyurdum. 17:45 otobüsü ile Catania'ya döndüm.

Catania'da en sevdiğim mekanlardan biri balık pazarının deniz tarafında bir alt geçidin kuytusundaki büfe. Bu mekana genelde yaşlı insanlar takılıyor. Büfede bira 1 euro. İsteyen makineden 1 euroya çerez de alabiliyor. Duvardaki televizyonda sürekli İtalya Liginden maçlar gösteriliyor. Burada yaşasam sık takıldığım bir mekan olurdu.

Bir saate yakın köprü altı kahvesinde oturdum. Sürekli değişen kanallarda haftanın maçlarını izlemek beni biraz oyaladı. Günün yorgunluğunu attıktan sonra çok yakındaki otelime geçip çantamı bıraktım.

Catania'nın en iyi balık lokantalarından biri olan La Paglia balık pazarında. Yoğun turist sezonu olmadığından yer ayırtmaya gerek yok. La Paglia 1814 yılında kurulmuş. Avrupa'da bu eskilikte çok yer var. O yıllarda Fransa tahtında Napolyon'un olduğunu düşününce lokantanın eskiliği daha net anlaşılıyor. 200 yıldır faaliyet gösteren bizde sadece Hacıbekir Lokumcusu var. Sirkeci şubesi 200 yıllık.

La Paglia'da siparişim son derece lezzetli ve taze ürünlerden oluşan karışık bir deniz ürünleri salatası, yarım şişe beyaz şarap ve spadotto denilen bir akdeniz balığı oldu. Salatadaki zeytinyağı son derece lezzetli idi. İlave istediğimde şişeyi masaya bıraktılar. Ekmek banarak şişenin iki parmağını eksilttim. Dışarıda küçük bir masada güzel servis ile toplamda bahşiş dahil ödediğim rakam 25 Euro oldu.

Siracusa

Sabah kahvaltı sonrası Marco ile biraz sohbet sonrasında balık pazarının karşısındaki otobüs terminalinin bir köşesindeki İnterbus durağından Siracusa biletimi aldım. Gidiş-geliş 9.10 Euro.Yol boyu dümdüz ovanın her tarafı portakal ve mandalina bahçeleri ile kaplı. Bir ara sık tünellerden geçiliyor. Mesafe yine yaklaşık 1 saat.

Siracusa'nın turistik bölgesi Ortigia adası. Otobüs durağı adaya yürüme mesafesinde. Siracusa sokaklarından kıvrılarak terminale ilerlerken bir sokak ismi dikkatimi çekti. "Via Adige" Muhtemelen Siracusa'da yaşayan çerkezler nedeni ile verilmiş bir isim.

Hava çok güzel. Yol üzerindeki bir kafeden aldığım kahve ve kruvasanı köprüye yakın bir bankta etrafı seyrederek mideye indirdim. Ortigia'ya girişteki meydan kalabalık. Turist popülasyonu dar sokaklara buradan dağılıyor.

2700 yıllık bir geçmişi olan Siracusa Sicilya Özerk Bölgesinin en önemli şehri. Ünlü bilim adamı Arşimed burada doğmuş ve savaşırken Romalı askerlerce burada öldürülmüş.

Doume Catedrali bölgesine çıkan modern caddenin hemen paralelindeki eski sokak çok daha güzel. Daracık sokakta şık dükkanların önünden geçerek meydana ulaştım. Meydanda fazlaca bir kalabalık ve şıklık dikkat çekiciydi.

Katedraldeki mevzuyu anlamak için içeri girdiğimde çok güzel bir koro müziği eşliğinde süslü rahip kıyafetlerinden anlaşıldığı kadarı ile önemli bir ayin vardı. Tıklım tıkış kalabalıkta kendime bir yer bulup biraz koroyu dinledim. Yanımdaki beyefendiye ne olduğunu sorduğumda Santa Lucia günü olduğunu söyledi. Şans işte. Biraz sohbet ettikten sonra nereli olduğumu sordu. Türkiye dediğimde elimi iki elinin arasına alıp çok samimi bir şekilde "God blees you" dedi. :))

Meydandan adanın sonuna dek yürüdüm. Dönüş yolunda da dar sokaklarda kaybolmayı, kaybolma bahanesi ile evlerin avlularına girmeyi deneyerek çok güzel dolaştım. Sicilya halkı kesinlikle çok sıcak, çok samimi. Ancak bu gerçek samimiyet sahte bir gösteri şekline dönüşmediğinden farkına varmak için insanlarla diyalog kurmak gerekiyor.

Balık pazarı civarında dolaşırken bir dükkanın önündeki sıra dışı kalabalık dikkatimi çekti. Dükkandaki ihtiyar ustanın hazırlamayı şova dönüştürdüğü sandviçlerden almak için ciddi bir kuyruk oluşmuş, sandviç almayı becerebilen şanslılar da bir masa kapabilmişlerse masada yoksa ayakta karınlarını doyuruyordu. Kuyruğa girmeye cesaret edemediğim için  başka bir yere oturdum. Deniz ürünleri ile çok güzel spagetti çeyrek şişe beyaz şarap için 15 euro ödedim.

Siracusa'yı çok beğendim. Özellikle Ortigia bölgesi şahane. Dönüş için 15:00 otobüsüne yetiştim. Yine Etna'nın tüten bacasını izleyerek Catania'ya döndüm.

Otobüsün en ön koltuğunda oturan yaşlı çift Türkçe konuşuyordu. Turist olmadıkları çok açık olan bu çifti çok merak etmeme rağmen otobüsten inince bir an için unutup uzaklaştım. Aklıma gelip geri döndüğümde ise kaybolmuşlardı.

Çok sevdiğim köprü altı kahvesinde bir küçük moretti içtikten sonra son günün kalan saatlerinde biraz alışveriş yapmaya çalıştım. Ama günlerden pazar olduğundan pek açık dükkan yoktu. Bulabildiğim yerlerden zeytinyağı ve şarap alıp otelin yolunun tuttum. Çantalarımı toplamaya başladım. Akşam hava karardıktan sonra dışarıda biraz dolaştım. Otele dönerken elimde yine Bella Napoli Pizza'nın kutusu vardı.

Gece Marco ile vedalaşmıştım. Sabah uçağa yetişmek için erken çıktım. Hava daha aydınlanmamıştı. Alibus durağında 15 dakika kadar bekledikten sonra gelen otobüs ile hava alanına vardığımda gün ağarıyordu.

Bu benim yurt dışına yalnız yaptığım ilk seyahat oldu. Yalnız gittiğim çok yer oldu ama gittiğim yerlerde birileri vardı.

Doğrusu hiç ama hiç sıkılmadım. Kimseyi rahatsız etme düşüncesi taşımadan istediğim gibi plan yapabilmekten çok zevk aldım.

Ekonomik olarak son derece ucuz bu bölgede harcadığım para evde kalsam da kesinlikle cebimden çıkacak bir miktardı.

Hiç planda yokken geldiğim Sicilya kesinlikle tekrar gelinecek yerler listesinde.




22 Ekim 2015 Perşembe

FREIBURG

Almanya'nın güneyinde küçük bir üniversite şehri. İsviçre, Fransa ve Almanya'nın sınırlarının kesişme noktasına çok yakın. En önemli özelliklerinden biri çevreci bir şehir olması. İz Tv de rastladığım Coşkun Aral belgeselinde özellikle öne çıkartılan çevreci özelliği beni etkilemişti.Çok büyük bir alan olan Kara Orman'ın dibinde. Yeşiller Partisinin doğduğu şehir olan Freiburg halen Yeşiller tarafından yönetiliyor.

Köylerinde bile biogazdan enerji üretilen, şehir merkezinin araçlara kapatıldığı, temel ulaşım aracının bisiklet olduğu, sokakların yaya ve bisiklet trafiği gözetilerek dizayn edildiği, kendi enerjisini üreten ve fazlasını satan yaşanılası bir şehir.

Erken rezervasyonlarımızla bütçeyi sarsmadan uçak ve kalacağımız dairemizi hallettik. Hareket 13 Kasım. Şimdilik her şey okey. Üç ülkeye hizmet veren Mulhouse hava alanına hareketi beklerken haritamıza önemli noktaları işaretlemeye başladık.

Pegasus'un Basel-Mulhouse uçağı ile güzel bir havada Basel'e indik. Kasım ayı için son derece güzel ve ortalamanın üstündeki sıcak hava bir şans. Hava alanından Basel SBB istasyonuna 50 numaralı otobüs ile ulaşım sağlanıyor.Bir kişi 4 Euro. Mesafe yakın, 15-20 dakikada istasyona vardık. Buradan Freiburg'a gidiş için kullanabileceğiniz tren ICE ekspres. Hızlı ve bir nebze lüks olan bu tren tabi ki pahalı. Bilet alırken yardımcı olan gencin de dediği gibi İsviçre'de ucuz bir şey yok. Üç kişi için Freiburg 80 euro tuttu. Aslında ucuz seçenek olarak RE trenlerinin de olduğunu bilmeme rağmen biraz zahmeti biraz da ICE trenine binme fırsatını kaçırmama düşüncesi ile zorlamadım.  Zahmet kısmı şu, Banliyö treni ile birkaç durak ilerideki Bad Basel istasyonuna geçmek gerekiyor. .Oradan RE trenine binerek üç kişi 35 euroya Freiburg'a da ulaşmak mümkün.


Gayet sessiz ve sarsıntısız bir yolculuk ile ulaştığımız Freiburg  çatısında güneş paneli kaplı evleri ile çevreci olduğunu gösteriyor. Şehrin merkezindeki istasyondan kiraladığımız daireye uzaklık yürüme mesafesi. Telefona yüklü Map2go uygulaması ile adrese yaklaştığımızda karşıdan gelen 60-70 yaşlarındaki biri adımla seslenince doğrusu önce bir afalladım. Meğer beyefendi ev sahibimiz imiş.

Son derece temiz, iki odalı daireye ev sahibi ayakkabılarını çıkartarak girince biz de usule uyarak ayrıldığımız son güne dek ayakkabılarımızı çıkardık. Son derece samimi bir anlatımla detaylı şekilde bilgilendikten sonra ödememizi yaptık ve Manfred Stein ile vedalaştık.

Çok yakınımızda güzel bir market var. 40-50 Euro masrafla dolabımızı doldurduktan sonra biraz dinlenip kendimizi dışarı attık. Hava yeni kararmaya başlamıştı. Güzel bir parktan geçilerek ulaşılan tramvay istasyonundan ilk gelen tramvaya atladık ama merkeze gelene dek tramvayın içindeki makineden bilet paramızı ödeyemedik. Meğer makineye sokuşturdukça bize iade ettiği 20 lik banknot "mark" mış. Sevgili eşim yıllar öncesinden kalan bu gıcır gıcır 20 markı günlerde topladığı euroların arasına koymuş :)))

Alt Freiburg çok güzel. Hatta o kadar güzel ki insan bir an gerçek olmadığını düşünebiliyor. Maket gibi taş binalar, son derece düzgün kaplamalı sokaklar, sokaklardaki birbiri ile bağlantılı su kanalları görülmeye değer.

Rathausplatz, Universitad Strasse, Martin Stor şöyle bir görüldükten sonra eski pazar yeri olan Markthalle'ye girdik. Yan yana dükkanlarda sunulan dünyanın çeşitli yörelerine ait yiyeceklerden biz uzakdoğu'yu tercih ettik.  Suşi ve nodl ile karnımızı doyurduktan sonra toplam 4 duraklık mesafe olan apartmanımıza yürüyerek döndük.

Freiburg'daki ikinci günün sabahı yani 13.11.2015 günü Doğa uyandırdı. Paris'te terör saldırısı olduğunu ve yüzden fazla kişinin öldüğünü söyleyince şok olduk. Hemen telefonlara sarıldık. Olay doğruydu. Paris'te akıl almaz bir terör olayı yaşanmıştı. Olay nedeni ile sınırların kapatıldığı şeklinde haberler yarınki Strasbourg planımızı gözden geçirmemize neden oldu.

Tatsız haberin ardından üstünkörü bir kahvaltı yapıp dışarı çıktık. Biraz aylak aylak dolaştıktan sonra öğleden sonra Gökmen ile buluşmak üzere merkezde bir yere oturduk. Gökmen İzmit'ten Serkan'ın çocukluk arkadaşı. Buluşma saatine dek Münsterplatz meydanında takıldık. Katedralin yapımı yüzlerce yıl sürmüş. Tarihi Freiburg'dan bile eski. Şehrin buraya kurulma sebebi katedral.

Tarihi binalarla dolu bu meydanda kurulan tezgahlarda yerel ürünler satılıyor. Bir tezgah dikkatimi çekti. Göbeğine kadar sakallı, cübbeli ve abartılı büyüklükteki sarıklı orta yaşlı bir satıcı dikkat çekmeyecek gibi değildi.

Afgan kökenli sandım ama tezgahtaki "saray helvası" yazısını görünce yanaştım. Meğer bizim alamancı vatandaşlarımızdan biriymiş. İster istemez muhabbet Almanya Türkiye muhabbetine dönünce adam beni şok etti. Almanların ne kadar ön yargılı insanlar olduğunu iddia etmeye kalkınca ben izin isteyip ayrıldım. Kilisenin bahçesinde sarık cübbe ve sakalı ile belediyenin kendisine verdiği tezgahta mal satmasına rağmen Almanlar nasıl ön yargılı oluyor doğrusu anlamadım.

Gökmen tam vaktinde geldi. Paris olayına ilişkin son gelişmeleri beraber değerlendirdikten sonra plana uymaya karar verdik. Sağ olsun bizim için otobüs biletlerini almış. Freiburg-Strasbourg otobüsle kişi başı 6 Euro.

Gökmen bizimle çok güzel ilgilendi. Doğrusu hangimiz Türk hangimiz Alman karıştırdık. Öncelikle yakın bir manzara seyir terasından Fraiburg'a kuş bakışı biraz izledikten sonra yerel lezzetler denediğimiz bir mekanda nefis makarnalı çorba ve incecik yufka üzeri peynirli güzel bir pideye ev yapımı biralar eşlik etti. Samimi sohbet ile zamanın nasıl geçtiğini anlamadan akşamı ettik. Almanya'da çok zor bir sınavı vererek geniş bir bölgede eğitim konusunda müfettiş olan Gökmen'in bence en önemli özelliği Iron Man olması. 17 saat içinde 3.8 km yüzme, 180 km bisiklet, 42 km koşudan oluşan yarışı sanırım yarı zamanlı bitiren birisi yani :)

Strasbourg

Sabah kahvaltımızı yapıp birer brotchenden de sandwichlerimizi hazırladık. İstasyonun yanındaki duraktan otobüsümüze bindik. Fleksbus otobüsleri oldukça konforlu. Yaklaşık 1 saatlik yolculuğun sonunda Strasbourg'a girişte polis kontrol noktası kurmuş. Otobüs fazla kalabalık değildi. Otobüse binen memur pasaport ve kimlik kontrolü yaptı. Hiç bir soruya muhatap olmadan geçtik. Paris'teki olayların sonucu hemen sınır kontrolü olarak kendini göstermiş.

Strasbourg'da Parc de L'Etoile durağında otobüsten indik. Harita uygulamamız ile kolayca Üniversiteyi bulduk. Amacımız biraz da Fransız Lisesinde okuyan kızımızı havaya sokmak. Ama şans iste Strasbourg Üniversitesinin şehrin merkezindeki modern binası şantiye gibi. Yenileme çalışmaları var :))

Nehir kıyısından yürüyerek Avrupa Parlementosu ve İnsan Hakları Mahkemesi binalarını gördük. Güzergah çok güzel, Koşan, parklarda dolaşan, nehirde kano yapan birçok insan var. Fransa merkezli Arte kanalının da binası bu bölgede. Etraftaki evlere bakılırsa civar zengin bir bölge. AİHM civarında çadır kurmuş kamuoyu oluşturmaya çalışan insanlar var. Hava günlük güneşlik. Nehir ve etrafındaki gezinti alanlarından oluşan bu bölgeden insanın ayrılası gelmiyor.


Strasbourg Üniversitesinin tarihi binası oldukça heybetli. Neyse ki diğer kampüsteki inşaat ortamından sonra itibarı biraz kurtardık.

Şehir küçük olunca yürüyerek her yere ulaşılıyor. Turistik mekanlar olan Katedral, Doume Meydanı, Kammerzell Evi gibi mekanları da ziyaret ederek Petit France'ye geçtik. Katedralin içindeki Astrolojik saat görülmeye değer. Kadetralin yapımı 400 yıl kadar sürmüş, Kammerzell evi de bir o kadar eski. Petit Farnce son derece masalsı güzel evlerden oluşan fotojenik bir bölge.  Kleber Meydanındaki heykelin eteklerine Paris'te ölenler anısına bir şeyler bırakılmış ve mumlar yakılmış. Yaşananları düşününce insan insanlığından utanıyor.

Strasbourg Alsaz Bölgesinin başkenti. Aynı zamanda Avrupa Parlementosu ve AİHM nedeni ile Avrupa'nın da başkenti. Kleber meydanından geçen tramvay hattını takip ederek otobüse bineceğimiz noktaya ulaşmak mümkün.

15:30 da hareket eden dönüş otobüsümüzün Strasbourg'dan çıkışı kontrol nedeni ile bir saat gecikti. Çıkışta trafik daha yoğun ve daha sıkı bir kontrol vardı. Bizim için yine sorun olmadı ama bu sefer otobüsten indirilen bir kaç kişi oldu. Freiburg'a vardığımızda hava kararmıştı. Dairemize gitmeden merkezdeki bir Türk Kebapçısında karnımızı doyurduk. Doğrusu bu kebapçı Freiburg'da gördüğüm tek Türk mekanı idi. Mutlaka başka yerler de vardır ama Almanya'nın diğer şehirleri gibi bir yoğunlukla karşılaşmadık.

Ertesi sabah Gökmen'in son derece detaylı bilgilendirme içeren mesajları ile İstasyondan RE trenin biletlerimizi aldık. Üç kişi 35 Euro. Son durak Bad Basel. Oradan 7. perona geçip aynı biletlerle trene binip SBB Basel istasyonuna geçtik. Oradan da yine 50 numaralı otobüsle hava alanı. Karışık gibi gözüküyor ama aslında son derece kolay. Tüm yolculuk da aktarmalar dahil 1 buçuk saat kadar sürüyor. Dönüş uçağımız 14:05 olduğu için gayet rahat bir yolculukla hava alanına ulaştık.

Kasım ayı içindeki bu gezimizde en büyük şansımız havanın kuru ve açık olması oldu. Tabi ki Gökmen'in son derece titiz ve samimi misafirperverliğini unutmak mümkün değil.

Freiburg'u gördükten sonra insanın bu kadar güzel bir şehir yaratabilecekken yaşadığı yerleri neden mahvettiğini anlamak mümkün değil.











16 Temmuz 2015 Perşembe

Greece-Halkidiki

Yaz geldi.
Alışkanlıklardan vazgeçmek kolay değil.
Deniz tatili yapmadan olmaz.
Önceki yıllarda tekne ile Yunanistan adalarını ziyadesiyle gezdik. (Blogda bu konuda yeterli yazı var.) Kuzey Ege gezimiz sırasında gitmeyi çok istememe rağmen olmamıştı.
Bu yaz Halkidiki kıyılarındayız.

Selanik'in alt tarafında denize doğru uzanan üç parmaklı el şeklindeki yarımada Halkidiki bölgesidir. Üç parmağın isimleri güneyden kuzeye doğru Kassandra, Sithonia ve Athos. Kassandra ve Sithonia turizm açısından son derece hareketli yarımadalar ancak Athos 24 manastırın bulunduğu bir dini inziva bölgesi. Athos'a kadınların girmesi yasak. İstanbul patrikliğine bağlı olan bu bölge Unesco miras listesinde. Heybetli Athos dağını barındıran yarımadanın tepelerine yapılmış manastırlarda rahipler tanrıya yakın olduklarını düşünmüşler.

İnternet üzerinden Kassandra ve Sithonia'nın birleşim yerinde, denize yakın dairemizi üç kişi için 7 günlüğüne 1.200 TL ye kiraladık. Yolculuk araba ile 7.5 saat kadar sürecek. Bu sefer sigortayı kapıya bırakma niyetim yok. Öncesinde turingden yaptırmayı düşünüyorum.

Her ne kadar kalktığı söylense de Uluslararası Ehliyet garabetinin kalktığından emin değilim. İnternetten yaptığım araştırmada her ne kadar 2015 yılında kalksa da bizim ehliyetler AB standartlarında olmadığından ehyliyetler değişene dek devam ettiği ve Yunan Polisi tarafından istendiği şeklinde bilgilere ulaştım.

Yeşil Sigortayı bir ara Turing'e gidip yaptırdım ama ehliyeti yaptırmadım. Onu kapıya bıraktım. Bedeli az değil tabi ki ama üç kuruş bile olsa saçmalığın daniskası olan bu garabetten kurtulup kurtulmadığımızı İpsala'da öğreneceğiz.

Hazırlıklarımız tamam. Ağustosun 2 sinde arabayı yükledik. Akşama doğru yola çıktık. Geceyi İstanbul'da geçirdik. Halkidiki'deki yerimize girişimiz 3 Ağustos. Sabah 06:da kalktık. Yola çıkışımız 7:00 oldu.

Trafik açısından çok şanslı sayılmayız. Köprüyü yoğun bir trafikte geçtikten sonra İstanbul-Edirne otoyoluna girmeden başlayan trafik bizim 1 saatimizi yedi. Sebze kamyonu devrilmiş.

Kapıda Beynelminel Ehliyet hakkındaki araştırmalardan edindiğin sonuç....: seve seve çıkartacaksınız.. yoksa Yunan Polisinden geri dönersiniz. Dönenleri görünce 1 yıllık yeniletme ücreti 225 TL bayılmak zorunda kaldık. İlk defa çıkartmanın bedeli 415 TL. Ne gariptir ki yakın zamanda Midilli'ye aracı ile giriş yapan arkadaşım orada istemediklerini söyledi...

Yunan kapısından girişimiz çabuk ve kolay oldu. 12:30 gibi komşunun yollarını çiğnemeye başladık. Çok geçe kalmak istemediğimizden ve bölgeyi daha önce birkaç kez gördüğümüzden otoyolu kullanıyoruz.Yunanistan otoyol ücretleri otomobiller için 2.40 Euro.

Onların Xanti'si bizim İskeçe oluyor. İskeçe'ye girip kısa bir tur attık.Aç karınlarımızı doyurmak için girdiğimiz mekanın aşçısı Türk. Köfte ayran ve sularımızın bedeli 13 Euro tuttu. Kırmızıya inen depomuzu fullemenin bedeli 50 Euro.

Halkidiki bölgesine ayrıldıktan sonra yollar dar ve tek şeritli hale geldi. Ortalama süret 70-80 km lere düşünce kalacağımız yere varışımız 16:30 u buldu. GPS sayesinde internet üzerinden rezerve ettiğimiz yerin kapısına kadar gittik. Kapıya vardığımızda görevli dışarı çıktı ve soru nidası ile Mr.Hakim  ??? dedi. Hakan olarak düzelttim.  :))

Dairemiz gayet uygun. 1 yatak odalı daire. Geniş balkonlu. Giriş kat. Balkonun önüne arabayı çekebiliyoruz. Akşam saatlerine dek balkon gölgede kalıyor. Akşam da saat 17:00 ile 20 civarında güneş geliyor sonrası yine serin.

Yürüme mesafesi carrefour var. Dana antrikot 9, bira 1.euro civarı. Zeytin peynir zeytinyağı bol. Halkidiki zeytin yetiştiriciliği açısından önemli bir bölge. Buzdolabunı doldurmanın maliyeti 60 euro...bize birkaç gün yeter :)

Dairemize yakın plajımız beklediğimden güzel. Sahil boydan boya plaj. Su gayet güzel. Bir yerde yabancı olmanın rahatlığı paha biçilemez. Geç saatlere dek plaj ve balkon ile günün artanını iyi değerlendirdik.

Sabah balkondaki, kahvaltımız tahmin ettiğim güzellikte idi. Güzel bir esinti. Gölge ve serin balkon daha ne olsun. Yaklaşık 2 saat süren kahvaltımıza kitap, internet gezintileri ve yeni gelen bulgar komşuları çaktırmadan inceleme de dahildi.

Öğle sıcağını çay, kahve eşliğinde kitap okuyarak ve memleketin can sıkıcı gündemini internetten takip ederek atlattık. Yan komşumuz Sofya'dan gelmiş. Türkiye'yi iyi tanıyor. Biraz istikşafi sohbet ettik:))

Sithonia

Güneş yakıcı etkisini yitirmeye başladığında arabaya atlayıp Sithonia'ya doğru yola koyulduk. İlk durağımız Nikiti. Yollar tek şeritli ancak düzgün. Trafik gayet makul. Her taraf yemyeşil. Bitki örtüsü genelde çam ve zeytinlik. Nikiti küçük bir yerleşim yeri.Sahil boylu boyunca plaj ve kafelerle dolu. Her yerden denize giriliyor. Deniz pırıl pırıl. Ortalık çok kalabalık değil. Bir kafede oturup bir şeyler atıştırdık. Greek Salata 6 Euro.

Nikiti'nin hemen ilerisinde Kastri Koyu var. Orada pırıl pırıl suda birkaç saat yüzdükten sonra yarımadanın doğu tarafına Varvarou plajına geçtik. Burası da son derece güzel. Olimpos' a benziyor. Kısa bir patikadan ulaşılan doğuya bakan plajın arkası yüksek dağlarla çevrili. Güneş dağların arkasına devrildiğinde plajın sakinleri ufak ufak toplanıyor.

Bölge bence oldukça güzel. Turist yoğunluğu yerli halktan. Diğerleri de genelde komşu ülkelerden. Kuzey Avrupalı oldukça az. Türk hiç görmedik. Burası bence kesinlikle ihmal edilmemeli.

Mekanımıza döndüğümüzde hava kararıyordu. Serin balkonda geç saatlere dek sohbet iyi geldi. Burasını gerçekten sevdim. Uzun zamandır boş boş oturup uzun uzun kitap okuma fırsatım olmamıştı. Yakın zamanlarda başlayıp bitiremediğim 4-5 kitap getirmiştim. Edward Said'in Entellektüel'i, Murakami'nin İmkansızın Şarkısı, Baudelaire'nin düzyazı şiirleri burada bitecek sanırım. Özellikle kahvaltı sonrası güneş kırılana dek gölge olan ve hafif esintili balkonumuz cırcır böceği sesleri ile okumak için süper bir ortam.

Ertesi gün civarda küçük bir gezinti yapmaya karar verdik.Bizim kaldığımız yerleşim yerinin adı Kalives. Çok yakınımızda 4-5 km mesafede yer alan Olynthos mozaikleri ile ünlü. Olynthos girişinden önce toprak yola saparak ulaşmaya çalıştığımız mozaiklerin olduğu bölgede karşı yönden yaya gelen İndina Jones giyimli Alman gezgin bizi geri çevirdi. Bölge kapalıymış. Biz de köy-kasaba karışımı sessiz Olynthos ta bir tur atıp yakınlardaki başka bir yerleşim yeri olan Agios Mamas'a yöneldik.

Burası da benzer şekilde sessiz ve sakin bir kasaba. Denize kıyısı olduğundan şehir içinde bir plaj tabelası Plajda da bol beyaz şemsiyeli bir Beach Clup mevcut. Bir ara 65 km mesafedeki Selanik'e gitmeye niyetlendiysek de yanımızda pasaport vs olmadığından bu düşüncemizi erteleyerek Kalives sahiline döndük. Sahil yine çok güzel. Deniz pırıl pırıl. Ortalık sakin.

Akşam saatlerinde kaldığımız mekanın ortak barbeküsünü tüttürme niyeti ile alışverişimizi yaptık. Kaç gündür kullanılmayan barbeküyü 5 kilosu 4 euroya aldığımız meşe kömürü ile tüttürerek güzel bir sofra kurduk. Yemek yerken uzaklardan gelen gök gürültüsü sesleri gündemimize dahil olamadı ama yemek sonrası sahilde yürüyüş esnasında rüzgarın yavaş yavaş artması ve ortalığı uçuşturmaya başlaması ile herkesin gündeminin merkezine oturdu. İstisnasız her kes telaşla bir şeyler topluyordu. Eve dönene dek başlayan yağmur yarım saat sürdü-sürmedi ama arkasında nefis bir berraklık, serinlik ve koku bıraktı.

Bu sene sabahları erken kalkmıyorum. Uyanıyor ama kendimi yatmaya zorluyorum. Böylece öğle sıcağı ve birkaç saat sonrasını atlatmak daha kolay oluyor. Tatilimizin 3. sabahı komşu ile muhabbeti koyverdik. Bizim gibi tek kız çocuklu bir aile. Adamın adı Plamen. Station wagon dizel bir Kia Ceed kulanıyor. Sevimli bir golden retrieverları var. Plamen ile kafalarımız uydu. Neredeyse dünya sorunlarına bakışımız da örtüştü sayılır. Kızı Almanya'da Heilderberg Üniversitesi öğrencisi. Ama fark etmiyor. Bizim kızımız gibi ellerinde internet bağlantısı sağlayan bir alet varsa odadan bile çıkmıyorlar. Nitekim bir ara internet kesildi de ikisi de odadan çıkınca tanışır gibi oldular :)

Selanik

Tatilimizin 4. günü hava biraz bulutlu . Selanik için çok uygun bir gün. Kalives-Selanik arası 67 kilometre. GPS 1 saat veriyor ama normal bir sürüş ile 45 dakikada varılıyor.

Öğleden sonra acele etmeden koyulduğumuz yol çok rahat bir şekilde Selanik'te son buldu.Önceki gelişlerimde yaptığım gibi doğrudan sahile yöneldim. Bundan önceki iki ziyaretim de motosiklet ile idi.O nedenle park sorunu yaşamamıştım. Selanik büyük bir şehir ancak İstanbul karşısında ne kadar büyük olabilir ki? İstanbul tüm Yunanistan'ın iki katı :)

Kalivesten gelen yol hiç sapmadan dümdüz sahilin paraleli caddeye bağlanıyor. Cadde lüks mağazalarla dolu. Cadde boyunca tek sıra park etmiş araçların arasında tek araçlık bir yer bulduk. Büfeciden okeyi aldıktan sonra arabamızı gönül rahatlığı ile bırakarak sahilde ve civarda turladık.

Selanik gölgesi bol bir şehir. Bol miktarda ağaç var. Dolaşmak, hava sıcak da olsa zorlamıyor. Marka mağazaların önleri eşlerini bekleyen erkeklerle dolu:))

Sokak köpekleri çok sakin ve mutlu. Her biri bir gölgeye postu sermiş.

Gelmişken Atatürk'ün doğduğu evi de ziyaret edelim istiyoruz. El yordamı ile bölgeyi buldum. Arabayı bıraktığımız otopark görevlisi ile biraz Paok-Beşiktaş muhabbeti yaptık. Otopark sahibesi hanımın eşinin Türk olduğunu söyledi.

Yürüdükçe yolu hatırlayarak Atatürk'ün doğduğu eve ulaştık. Her zamanki gibi sat 17:00 yi geçtiğinden kapanmıştı. Kızımın bir kaç kare fotoğrafını çektikten sonra karşımıza çıkan ev yemekleri menülü bir lokantaya oturduk. Tezgahtaki yemekler barbunya, karnıyarık, dolma, pilav ve yahni idi. Ben dolma söyledim. Şekil şemal ve tadda her hangi bir farklılık yoktu. Oldukça büyük porsiyon 4,5 euro.

Yarım günlük Selanik gezisi bu kadar olur. Dönüş yolu da oldukça rahattı. Mekanımıza geldiğimizde Bulgar komşumuz barbekü ile uğraşıyordu. Onun işi bittiğinde ben de dolaptaki malzemelerden nevaleyi hazırladım. Közlediğim biberleri soyup doğrayarak yoğurt ile karıştırdığım meze çok lezzetli oldu. Unutmadan... yoğurtlar oldukça lezzetli.

Kassandra

Halkidiki yarımadasının Ege'ye uzanan üç parmağından en güneydeki Kassandra. Lüks konaklama seçenekleri daha çok bu yarımada üzerinde. büyük ölçekli haritalarda görünmeyen ince bir kanal ile anakaradan kopartılmış yarımadaya köprü ile geçiliyor.

Öncesinde Nea Moudania'ya uğradık.Yani Yeni Mudany'ya. Yunanistan'ın doğu kıyılarında başına "yeni" ön eki almış bir çok yerleşim var. Bunların isimleri dikkat edildiğinde bizim memleketteki yerleşim isimleri ile benzeşiyor. Çünkü buralar bizim Ege kasabaları ve şehirlerinden göçen Rumların yerleştiği şehirler. Moudania da bizim Mudanya'dan göçen Rumların kurduğu şehir.

Deniz kenarında kurulu bu tipik Ege kasabasında pırıl pırıl bir plaj ve küçük bir marina da var. Sokaklar sıcak havanın etkisi ile sessiz ve sakin. Tek tük gruplar kafelerde geleneksel soğuk Yunan hahvesi frappelerini yudumluyorlar.Biraz dolaştıktan sonra biz de gölgesi bol rüzgarı serinletici bir kafede biraz soluklandıktan sonra Kasssandra'ya doğru yola koyulduk.

İlk durağımız Nea Fokea. Adından da anlaşılacağı üzere Yeni Foça. Anadolu' dan göçenlerin tarih öncesi bir yerleşim üzerine kurdukları şehir Kassandra yarımadasının girişinde. Bizans Kulesi kıyıda, hakim bir tepe üzerine kurulu. Bizdeki köy-kasaba ebatlarındaki Nea Fokea turistik şirin bir mekan. Birkaç teknenin de sığınabileceği balıkçı barınağının önündeki balıkçı lokantaları çok güzel.

Girişin hemen solundan merdivenle inilen plaj gayet güzel. Bir kısmı şezlong ve şemsiyeli kafeterya tarafından işgal edilmiş olsa da plajın büyük kısmı bizim gibi kendi şezlong ve şemsiyeleri ile gelen tatilcilerce kullanılıyor.

Denize girdiğimiz yerden bakınca batı tarafta oluşturulmuş mendirek ve öncesindeki voleybol sahası o yöne yürüme isteği doğurdu. İyi ki yürümüşüz.

 Mendireğin hemen ötesinde küçücük bir plaj ve denizde de yaşlı bir amca vardı. Amcayı rahatsız etmeden biz de bir kenardan suya girdik. Amcanın "where are you from" sorusu ile başlayan sohbet 1 saate yakın sürdü.

Adı Niko. 70 li yaşların ötesinde çakı gibi bir ihtiyar. Bana Tarhan Abi'yi hatırlattı. 20 yıl kadar Amerika'da kalmış. Ataları Giresun Pontus göçmeni. Göğsümüze kadar suyun içinde neredeyse buruşana dek sohbet ettik. Türkiye'yi siyasi olarak sorunları olsa da güçlü görüyor. Yunanistan'ın ekonomik sorunlarının temelinde geçmiş hükümet politikalarının yattığı düşüncesinde. Çipras'ı zeki ve yetenekli bulmakla beraber çok şans da vermiyor. Ben İstanbul, O Kostantinapol diyor.

Akşamı Nea Fokea'da yaptıktan sonra yakınlardaki bir köy olan Afitos' a geçtik. Köy son derece güzel, oldukça tursitik.Kaç gündür ilk kez Türkçe konuşan birilerine rastladık. Ama sadece Türk turistler değil burada çalışanlar da Türkçe biliyor :))

Bizim Alaçatı onların da Molivos' unun bir benzeri burası. Çok sayıda lokanta ve hediyelik eşya dükkanı, dolayısı ile de çok sayıda turist var. Arabayı park edecek yer bulmak kolay değil.

Dolaşırken bir kaç garsonla tanıştık. Gürcü ve Arnavut çalışanların yanı sıra Eteki Taverna'da çalışan Eduard Türkçesi ile bizi etkiledi. Doğma büyüme bu köylü olan Eduard bizi mekanda güzel bir masaya yerleştirdi. Türkçeyi bu derece güzel nasıl öğrendiğini sorduğumuzda dedesinin Trabzon'dan göçtüğünü ve üç yıl önce öldüğü zamana dek evde Türkçe konuştuğunu söyledi. Tavuklu salata, yeşil salata ahtapot ızgara, kuzu pirzola ve bol miktarda içecek için 46 euro ödedik.

Artık tatilimizin sonuna yaklaşıyoruz. Komşudan aldığım bilgilere göre Bulgarista'ın Yunanistan tarafından giriş kapısından sonra fazla uzak olmayan mesafede Sandansky görülesi bir yermiş. Nokta olarak haritaya işaretledim, her ihtimale karşı da booking den bir rezervasyon yaptım. Belki iki gün de orada kalırız.

Sarti Beach-Armenistis Beach

Cumartesi günü trafik beklediğimden sakin. Güzel bir yerde denize girmek istiyoruz. Halkidiki ile ilgili araştırma yaparken karşıma çok sık çıkan Sarti Plajına gitmeye karar verdik.

Sarti Sithonia yarımadasının sonlarına yakın. Mesafe 70 km olmasına rağmen yol tek şeritli ve virajlı olduğundan ortalama süratin 70 i bulması zor oluyor. Varışımız 1 saatten fazla sürdü. Ama dedim ya trafik gayet sakin, manzara da güzeldi. Orta derecede dağlık ve bol çam ağaçlı rotamız bizi fazla yormadı.

Sarti çok uzun bir kumsala sahip. Plajın manzarası da mükemmel. Yüksekliği 2000 metrelerde olan ve Athos yarımadasının sonunda bulunan Athos dağı tam karşımızda. Dağın tepesinde her daim bir tutam bulut var.

Deniz daha çok sörf için uygun şekilde dalgalı olduğundan yorucu olur düşüncesi ile buraya yerleşmedik. Yol üzerinde peş peşe geçtiğimiz bir çok plaj sapağından biri olan Armenistis Beach'e girdik.

Armenistis Beach çok büyük bir kamping barındırıyor. Çam ağaçlarının denizde son bulduğu koy gerçekten çok güzel. Halkidiki kamping dolu. Körlemesine gelinse bile açıkta kalınması olanaksız.

Plajın son tarafındaki kayalıklara yakın obamızı kurduk. Deniz de mükemmel. İyi olmayan tek şey plajdaki bir kafeden sanırım gün boyu devam eden tekno müzik. Müzikten de anlaşılacağı üzere genç nüfus oldukça fazla. Kamping sakinleri dışında günübirlik gelenlere ilk iki saat bedava sonrası için kişi başı 1.5 euro alınıyor.

Burada iki saati doldurmadık ama gün akşama kavuştu. Toparlanıp yola koyulduğumuzda anladık ki kahvaltıdan bu yana bir şey yememişiz. Yol üzerinde yan yana kurulmuş dönerci ve tavukçudan biz kanatlı olanı tercih ettik. Kızarmış tavuk eşliğinde salata ve bol patates kızartması çok doyurucuydu. Yediklerimizi eritmek için konakladığımız yerdeki plajda bir saat kadarr yürümek gerekti :))

Halkidiki'deki son günümüz.Civarda takılarak geçirmeyi düşünüyoruz. Geniş ve yavaş bir kahvaltıdan sonra aileye Polygros'a gitmeyi teklif ettim. Eşim denize girmeyi tercih edince Doğa ile Polygros yoluna vurduk.

Polygros

Halkidiki bölgesinin yönetim merkezi olan Polygros bir dağ şehri. Denize kıyısı yok. Kalives' e mesafesi 12-13 kilometre. Şehir tipik bir Yunan kasabası. Saat 15:00 i geçmiş olmasına rağmen etrafta kimseler yok.

Merkez biraz hareketli. Evler çok güzel ve bakımlı. Her birinde bir özen var. Bahçeler düzenli, çiçekler canlı.

Ara sokaklarda Doğa ile fotoğraf çekerek dolaştık. Yorulduğumuzda merkezdeki çay bahçesi lokanta karışımı mekana oturduk. Oldukça yaşlı ama dinç bir garsonu var. Tertemiz gömleğine taktığı kravatının ucunu çapariz yapmasın diye gömlek cebine sokmuş.

Menü çok uygun. Doyurucu bir yemek ortalama 6-7 euro. Biz içeceklerimizin yanına kabak kızartması sipariş ettik. Tempura usulü pişirilmiş yanında koyu kıvam cacık ile sunulan kabak enfesti.

Dönüşte doğrudan sahile geçtik. Figen'e Polygros'u biraz övünce akşam yemeği planı belli oldu. Biraz deniz biraz balkon derken güneş iyice alçalınca akşam yemeği için tekrar yola düştük.

Aynı mekana yönelince ihtiyar amcamız bizi gülerek karşıladı ve aynı masaya oturttu. Biz siparişimizi beklerken kiliseden çıkan şık giyimli insanlar evlerine dağılıyordu. Neredeyse her geçen bizim ihtiyar amcaya bir laf sokuşturdu. Belli ki amcamız buranın yerlisi.

Polygros ta çok sayıda yaşlı çınar var. Oturduğumuz yerin hemen karşısında da yüzlerce yıllık bir çınar neredeyse tüm meydanı gölgeliyor. Garson amcamıza sorduğumda çınarın en az 400-500 yıllık olduğunu söyledi. Kral Kostantin ile Venizelos arasında yaşanan 1918 olaylarında bu çınarın dallarına çok insan astıklarından söz etti. Çok uzun yıllar yaşayan bu sağlam ağaç yetiştiği her coğrafyada bir darağacı işlevi de görmüş.

Bulgaria-Sandansky

Ağustos'un 10 unda Halkidiki'deki bu güzel tatilimizin sona erdi. Kaldığımız daire binanın en güzel dairesi idi. Zemin katta, geniş balkonlu, balkondan da girilebilen lüks olmamasına rağmen her olanağı barındıran dairemizi kahvaltıdan sonra boşalttık. Pek İngilizce bilmeyen görevlimiz ile el sıkıştığımızda saat 10:30 du. Bulgar komşumuzun arabası yoktu. Vedalaşamadık.

Yeni hedefimiz Sandansky. GPS e göre mesafe 211 kilometre. Yolumuz Selanik üzerinden kuzeye doğru.

Sakin trafikte sınıra vardık. Geçiş kolaydı. Bir Türk olarak başka ülkelerin sınırlarından çok kolay geçtim ancak Türkiye'ye giriş nedense hep sıkıcı ve zor oldu. Bakalım bu sefer nasıl olacak.

Bulgaristan vinyet uygulamasının olduğu ülkelerden.7 günlük vinyet için tarifede 5 euro yazıyor ama sınırdaki büro nedense 7 euroya satıyor. Almamanın cezsı 50 euro.

Sandansky sınıra yaklaşık 20 km. Dağların içinde kurulmuş olan şehir kıvrılarak giderken aniden karşımıza çıktı. Nüfusu yaklaşık 30.000 olan şehir bir kaplıca şehri. Şehrin tarihinin en ünlü kişisi Spartaküs. Roma Krallığının köle devrimcisi burada doğmuş.

Kalacağımız daireyi bulmaya çalışırken telefonumuz çaldı. Mekan sahibi meraklanmış. Yerimizi tarif ettik gelip bizi aldı. Almasa Panoroma Apartman'ı bulmamız pek kolay olmazdı.

Şehre tepeden bakan ama merkeze 150 metre mesafedeki 1+1 dairemiz oldukça şık. Sahibi koca Polanyalı kadın Bulgar bir çift. İki gece için konaklama bedelimiz olan 60 euroyu ödedik. Üstünkörü yerleştikten sonra merkeze indik. Tam merkezde büyük bir kaplıca otel var. İçinden geçilerek Sandansky'nin büyük parkına ulaşılıyor. Otelin park ile birleştiği noktada bulunan  çeşmeden akan suyun sıcaklığı 76 derece.

Park çok büyük ve güzel. Bana Doğu Berlin'in Treptower Park' ını hatırlattı. Parktan güneye doğru inen araç trafiğine kapalı cadde çok güzel. Doğrusu şehre ilk girdiğimizde böyle bir hareket ve şıklık bulacağımı sanmamıştım.

Burada fiyatlar Yunanistan'a göre daha uygun. Üç kişilik yemeğimize ödediğimiz para 25 leva. Yani yaklaşık 13 euro. Bulgaristan'da hemen her yerde euro geçiyor ama kur çevriminde mutlaka zarar ediliyor. Biz o nedenle 100 Euro bozdurduk. 100 Euro ya karşılık 194 Leva aldık.

Yorgun argın eve dönerken yakındaki orta büyüklükte bir marketten Türkiye' yi de düşünerek alışveriş yaptık. Bulgarlar kaşar konusunda çok iyiler. Kaşarın kilosu yaklaşık 13-14 leva. Bira 1,5 leva civarında.


Sandansky'de ikinci günümüz tatilimizin de son günü. Sabah eldeki malzemelere kaşkaval peynirlerimizi de ekleyerek güzel bir kahvaltı yaptık. Kahvaltı sonrası biraz miskinlik biraz internet derken öğlen sıcağını atlattık. Bölge dağlık olduğu için sıcak öldürücü derecede değil.

Araba ile şehrin kuzeyine, ormana doğru sürdük. Çevre tamamen orman. Burasını sonbaharda düşünemiyorum. Mutlaka gelmeli.Nehir kenarından şehrin içinden başlayan park ormanın içerisine dek devam ediyor. Yol kenarında parkın sonundaki genel yüzme havuzu ile eklemlenmiş bir lokantada mola verdik. Bir saat kadar sessiz sakin çevreyi izlerken bir şeyler içtik.

Dönüşte bu sefer şehrin güneyine doğru sürdük ama bu taraf geldiğimiz yön ve çok cazip değildi. Peny Market'i görünce girip Türkiye için biraz daha peynir, şarap ve çikolata aldık.

Aldıklarımızı ve arabayı eve bıraktıktan sonra küçük çantalarımızı alarak parka daldık. Sonuna dek hafif rampa yukarı çıkışımız biraz yorar gibi olduysa da son derece güzel düzenlenmiş bol heykelli park görünüşü ile yorgunluğumuzu hissettirmedi.

Dönüş nispeten daha kolay olduysa da hareketli caddemizin başlangıcında kahve ve bol sıvı molası iyi geldi.

Piyasa caddesi Makedonia her daim hareketli. Şık giyimli kadın ve kızlar, kaykay yapan gençler, bizim gibi turistler bu caddede. Akşama dek ilerisi gerisi ve sağı solu ile Sandansky sokaklarını arşınladık. Aynı kişileri birkaç kez görmeye başlayınca anladık ki piyasadan çekilmenin vakti gelmiş.Güzel bir yemekten sonra hava karardığında dairemize döndük.

Tatili bitirdik. Dönüş gününe ilişkin insanın bir şey yazası gelmiyor. Toplanıp yola çıktığımızda saat 10 :00 du.

Bulgaristan üzerinden dönüyoruz. Maksat aynı yolu geri dönmemek. Çok sayıda yol yenilenmiş ama yine de bağlantı yolları ve tali yollar çok problemli. Bu ülkede gps de çok sağlıklı sonuç vermiyor. Ana yoldan gittiğinizi zannederken yol bitebiliyor da.

Neyse ki Bulgaristan coğrafyası son derece güzel ve yeşil. Ama yola çıktığımdan itibaren beni düşündüren tel şey var o da İstanbul trafiği.

Yine en uzun işlem zamanı ile Kapıkule birinci:)

Nispeten rahat trafikte köprüyü geçmek 1 saatten çok sürdü.

Alışkanlık olduğu üzere tarihe not düşmek babından;
Konaklamalar, mazot vs vs her şey dahil 10 günlük bu tatilin bize maliyeti 1200 Euro kadar oldu.
Bence gayet uygun.
Yemeklerin çoğunu dışarıda yediğimizi de hesaplarsak,
İki ülkede 3 kişilik bu aksiyon için fazla sayılmaz.










30 Ocak 2015 Cuma

VİYANA

Aylar öncesinde iki kişi için  500 TL ye uçak uydurunca geriye 3 günlüğüne iki kişi için 250 TL ye oteli ayarlamak kaldı:))  Yani kısacası kısmet olursa 3 günlük Viyana seyahatinin eşim ve bana maliyeti 750 TL olacak.

Yıllardır sağında solunda dolaşmış ama Viyana'yı ihmal etmişim. Nasılsa gideriz diye yıllarca Prag'a, hatta Kıbrıs'a gitmemem gibi...

Viyana'nın gerçek bir Avrupa şehri olduğu, Almanya'dan daha Almanya olduğu herkesin malumudur. Bu şehir birçok ünlünün doğum yeri olduğu gibi birçoğu da yaşamının bir döneminde Viyana ile temas etmiştir. En ünlü Viyana'lı kuşkusuz Mozart'tır. Herbert Von Karajan gibi bir efsane şef de Viyana' lıdır, Falco da, Arnold Schwarzenegger gibi Hitler de Viyana'lı sayılır. Enstein'i de Viyanalı sayabiliriz ama Freud köküne kadar Viyana'lıdır. Hadi bir tane de ressam sayalım. Klimt tam Viyana'lıdır.

Eminim ki herkes merak etmektedir. Acaba Hitler ressam olmak için bankalarda ve apartman girişlerinde beş parasız konaklayıp iki kez girdiği Viyana Güzel Sanatlar Akademisi'ne kabul edilseydi nasıl bir dünyada yaşıyor olurduk?

Böyle bir şehir için  3 günün az olduğu doğru ama ne yapalım öyle işte.Turist gibi bütün sarayları müzeleri sindire sindire gezemeyince mecburen gezgin ayakları ile "Viyana' lı gibi takılma" numaralarına sığınacağız:) O yüzden daha çok bu muhteremlerin takıldığı tarihi cafe'leri haritaya işaretledik.

Pegaus'un 12:22 deki uçuşuna internetten check-in'imizi yapıp bavulumuzu da "kabin size" hazırlayınca elimizi kolumuzu sallayarak uçağa bindik. Kısa yolculuklarda kesinlikle öneririm. Müthiş zaman kazandırıyor.

Viyana havaalanına indiğimizde hava soğuk ama açıktı. Şehre gitmek için her zamanki yöntemi yani public transport'u kullanıyoruz. Havaalanından merkeze hızlı tren var, kişi başı 16 Euro. Ancak 7 nolu S Bahn ile kişi başı 7 euroya 10 -15 dakika daha uzun süren bir yolculukla merkeze ulaşmak da mümkün. Biz 7 nolu S Bahn ile iki aktarma ile kolaylıkla otele ulaştık. Otelimiz merkeze en kolay ulaşım sağlayan U1 metro hattı üzerindeki Keplerplatz istasyonuna 100 metre. Bu bizim için büyük bir avantaj. Resepsiyon görevlisi son derece yardımcı idi. İşlemimiz iki dakikayı geçmedi.

Zamanı boşa geçirmek istemiyoruz. Kendimizi dışarı attığımızda öncelikle telefonumdaki harita uygulamasından bir elektronik mağazası araştırdım. Metro istasyonunun hemen ilerisindeki bir alışveriş mağazasında Saturn mağazası bulduk. Hemen oraya uğradık ve daha önce araştırdığım bir fotoğraf makinesini ülkemizdekinin üçte iki fiyatına edindikten sonra artık Viyana'yı fethe hazırdık. Saat akşama yaklaştığı için bugünlük otel civarında takıldık. Burası Türklerin de yoğun yaşadığı hareketli bir bölge. Tesadüfen iyi bir bölgeye düşmüşüz:) Kahve, yemek derken yeni makineme da alışmak için biraz egzersiz çekimleri yaptım.Sonuçlar gayet iyi.

Ertesi sabahki Otel kahvaltısı zayıf ama doyurucuydu. 08:30 gibi metro istasyonundaki bilet otomatının başındaydık. Günde 3 defadan fazla kullanılacak ise en avantajlısı günlük bilet almak. 24 saat geçerli bilet kişi başı 7 euro. Tek seferlik bilet 2.10 Euro. Biz bugünün temposunu yoğun planladığımızdan günlük bileti tercih ettik. Burada da toplu taşımada kontrol yok. Sistem güvene dayalı.

İlk durak olarak Rathaus civarını tercih ettik. Meydana çok güzel bir kayak parkuru yapmışlar. Çoluk-çocuk, yaşlı-genç tüm Viyana paten yapıyor. Rathaus'un bir kaç kare fotoğrafını çektikten sonra meydanın karşısında 1873 yılından buyana faaliyet gösteren Cafe Landtmann'a geçtik. Gezimiz ve yazımızın ana konusu Viyana Kafeleri olsun istedim ve en ünlülerinden biri ile başlayalım.

CAFE LANDTMANN

1873 yılında kurulmuş. Günümüzde daha çok tiyatrocular ile birlikte  Parlemento binasına yakın olduğu için gazeteci ve politikacıların uğrak yeri olan Landtmann'ın eski müdavimlerinden en ünlüsü Freud'dur.Mahler ve Peter Altenberg'in de sık uğradığı bir mekandır.

İçeri girdiğimizde hemen tüm masalar doluydu. Biraz bekledikten sonra iki kişilik küçücük bir masaya sığıştık. Kahvenin Avrupa'ya Türklerin Viyana seferinden dönerken bıraktığı kahve çekirdeği çuvalları ile geldiği söylenir. Bir süre çuval çuval kahve çekirdekleri ile ne yapacaklarını bilemeyen Viyana' lılar neticede kahvenin hakkını veriyor.

 Landtmann da garsona iki melenge ve bir vanilya soslu apfeltorte siparişi verdik. Melenge hemen her yerde satılan, Viyana usulü köpürtülmüş sütlü hafif bir kahve, apfeltorte de baklava yufkası inceliğinde yufkalara sarılan elma parçacıkları ile yapılan nefis bir tatlı. İçerisinin atmosferi oldukça iyi. Yıllanmışlık insanda güzel bir duygu uyandırıyor.  Apfeltorte gerçekten lezetli idi. Hesap da çok fazla sayılmaz. 13 Euro civarı bir şey ödedik.

Cafe Landtmann dan gayet memnun ayrıldıktan sonra Friedensreich Hundertwasser adlı bir mimar tarafından yapılmış Hundertwasser Evi'ne geçtik. Hiç bir yerinde düz bir öge bulunmayan bu ev Viyana'da çok  turist çeken yapılardan biri.

Hundertwasser House'da az biraz vakit geçirdikten sonra yürüyerek ve etrafı izleyerek Kohlmarkt bölgesine geldik. Burası alışveriş meraklılarının ilgisini çekebilecek, hemen her ünlü markanın bulunduğu bir alışveriş bölgesi. Merkezde olduğu için buralarda daha çok takılacağız. Ben biraz daha soluklanmak için haritadan diğer bir meşhur kahve olan Central'i gözüme kestirdim.

CAFE CENTRAL

İç mimarisi ile diğerlerinden daha farklı bir mekan. 1876 tevellütlü cafe Viyana'da yaşamış pek çok muhteremi misafir etmiş. Freud ve Altenber dışında Kafka, Lenin ve Trostky de mekanın müdavimlerinden. 1900 lü yılların ortalarına dek burası satranç oyuncularının sık uğradığı bir yer olduğu için o döneme dek "chess school" olarak adlandırılmış.

İçerisi çok kalabalıktı. Etrafı detaylı bir şekilde inceleme fırsatı bulsak da mekanda ne yazık ki bir süre beklememize rağmen yer bulamadık. Akşam saatlerinde yemek için gelenler de olduğundan burada rezervasyonsuz yer bulmak pek mümkün değil.

Lenin ve Trotski (Alıştığımız şekli ile Troçki) nin Cafe Central'in masalarında oturduğunu ve Rus devrimine ilişkin fikirlerini bu masalarda oluşturduğunu düşünmek heyecan verici. Aynı dönemde yaşayan bu iki önemli figürün aynı masalarda oturduğuna ilişkin bilgi sahibi değilim fakat Freud ve Peter Altenberg'in de aynı yıllarda yaşadığını hesaba katınca tarihin önemli bu kişiliklerinden bir ikisinin mekanda mutlaka bir araya geldiğini düşünebiliriz. Ne enteresan... belki de birbirlerinden habersiz aynı zamanlarda sırt sırta oturmuş bile olabilirler.

Cafe Central'den ayrıldıktan sonra yakınlardaki turistik atraksiyon alanlarından en önemlilerinden biri olan Hofburg Sarayı'na ulaşmak için sırtınızı Cafe Central'e verip Herrengasse boyunca dümdüz yürümek yeterli. Hofburg Sarayı'nın en önemli hikayelerinden biri kuşkusuz Kraliçe Elizabeth yani nam-ı diğer Sisi. Zamanına göre aykırılıkla suçlanan Kraliçe Sisi bence günümüz için son derece normal ve sağlıklı bir insan. Gezip tozmayı seven, sarayın yapmacıklı yaşamına pek uyum sağlamayan Sisi Avusturya sosyetesinin tepkisini çekmiş. Son derece güzel bir kadın olan Sisi'nin sürekli göz önünde olan yaşamı ciddi trajik olayların ardından trajik olarak da sonlanmış. Tek oğlu veliaht prens olan Rudolf'un intiharı sonrasında kendini toparlayamayan Sisi'nin yaşamı İsviçre'ye yaptığı bir gezi sırasında bir İtalyan'ın bıçaklı saldırısı ile son bulmuş.

Bu defa Hofburg Sarayı'na sırtımızı verip Kohlmarkt yönüne yürüdüğümüzde Viyana'nın en ünlü pastanesine ulaşıyoruz.

DEMEL

Sacher Torte'nin tescili konusunda Sacher pastanesi ile yıllarca süren hukuk mücadelesi adından da anlaşılacağı üzere Sacher Pastanesi lehine sonuçlanmış. Ancak apfeltorte'nin mucidinin de Demel Pastanesi olduğu söylenir.

Türk Hava Yollarının yemeklerini sunan Do&Co firması 1786 yılında kurulan Viyana'nın Kraliyet Pastanesi olarak anılan ünlü pastanesi Demel'in 2002 yılından buyana sahibi. Bu ilginç bilgiye Viyana dönüşü blogu yazarken rastladım.

Kapısından içeri girenlerin büyük bir kısmı içerisini şöööyle bir dolaşıp çıkıyor. Yanlış anlaşılmasın yer bulabilen oturuyor tabi. Biz de birinci seçeneği tercih ettik ve Demel'i "bi arkadaşa bakıcaz" misali  ziyaret ettik. İkinci kata çıkarken tamamen camla bölünmüş mutfak kısmından pastaların yapımını izlemek mümkün. Fiyatlar da öyle öldürücü değil. Bağdat Caddesinde herhangi bir kafede ödeyeceğiniz hesaptan fazla ödemeyeceğinizin garantisini veririm.

Bol yürüyüş sabah kahvaltısının enerjisini tüketti. Ara sokaklarda gezerken birden karşımıza Viyana'nın meşhur yemeği şinitzelin en meşhur icracısı olan Figlmüller çıktı.

FİGLMÜLLER

Okuduklarımdan bu mekanda yer bulmanın zor olduğunu biliyorum. Akşam saatlerine daha vakit olduğundan yer buluruz diye düşündük ve içeri daldık. O da ne .... Bizi karşılayan garson bugün ve yarın tüm yerlerin dolu olduğunu söyledi. Neyse ki çözüm bulundu. 100 metre ilerinde bir şube daha açmışlar. Oraya yöneldik. 10-15 dakika kadar bekleyince kendimizi sığdıracak ufak bir masa ayarlandı. Önerim Viyana yolculuğu öncesinde internet sitesinden rezervasyon yapmanızdır. Siparişimiz iki şinitzel, meşhur patates salatası ve iki bira. Bira diğer şubede servis edilmiyor.

Figlmülleer 1905 yılında kurulmuş. Hepimizin alışkanlığı olduğu üzere şinitzel deyince aklınıza tavuk eti gelmesin. Figlmüller'de tavuk ve hindi eti de kullanılıyor ama daha çok domuz ve dana etinden yapılıyor. Sakın ola ki yerim diye iki porsiyon falan sipariş etmeye kalkmayın eğer bir porsiyonu bitirebilirseniz ertesi gün öğlene kadar tok olacağınız garantidir.

Siparişimiz yaklaşık 10-15 dakikalık bir bekleyişten sonra geldi. Lezzet gerçekten çok iyi. Ancak ortalama iştaha sahip biri iseniz iki kişiye bir şinitzel bence çok daha uygun. Patates salatası da son derece lezzetli ve yağda kızarmış şinitzelin yanında çok iyi gidiyor. Toplam ödediğimiz hesap 46 euro.

Bu bölge birçok turistik mekanı barındıran bir bölge. Katedralin hemen yakınında bir ara sokakta Mozatrhaus var. Mozart burada birkaç yıl eşi oğlu ve hizmetçisi ile birlikte yaşamış. Ev Mozart'ın eserlerini çaldığı Cafe Frauenhuber'e üç sokak mesafede.

Cafe Frauenhuber Mozart ve Beethoven gibi dünya çapında müzisyenleri ağırlamış bir mekan. Mozart halka açık son konserini 1791 de burada vermiş.  Bu cafenin kuruluş tarihi 1720. Üçyüz yılı devirmesine az bir zaman kalmış.

Yakınlardaki turistik noktalardan biri de Anker Sigorta şirketinin binası üzerine yaptırdığı Anker Saati. Haritaya yerini işaretlemiştim. Çok yakınında olduğumuzu görünce gelmişken görelim bari düşüncesi ile gidip gördük:)

Bugün yoğun tempo yorucu oldu. Açıkçası yediğimiz çok büyük şinitzel de ağırlık yaptı.Metro ile otele döndük. Akşama dek biraz enerji depoladıktan sonra akşam saatlerinde tekrar dışarı çıktık.

CAFE HAWELKA

Viyana kahvehanelerinin en ünlülerinden biri Hawelka. Oldukça bohem ve sıcak bir atmosfere sahip cafenin kuruluş tarihi 1939 olup kurulduğu tarihten bu yana Hawelka ailesinin üyeleri tarafından işletilmektedir.
İçerisi dolu olmasına rağmen kolaylıkla bir masa bulduk. Son derece bohem olan atmosferi muhafaza edebilmek için olsa gerek köşelerdeki örümcek ağlarını bile muhafaza etmişler:)

Hawelka'da kahvelerimizi içerek bir saatten fazla oturduk.  Bu mekanın müdavimleri arasında meşhur Hundertwasser evlerinin mimarı Friedensreich Hundertwasser, ile Georg Danzer gibi sanatçılar da varmış. 

Hawelka .çıkışı havayı karartana dek dolaştık. Benim görmek istediğim ünlü kafelerden biri olan Sperl haritamızda ziyaret edilmeyi bekleyenler arasında. Biz de fazla bekletmek istemedik.

CAFE SPERL 

Benim en beğendiğim burası oldu. Sperl gerçek eski atmosferini başarıyla koruyan, mermer masalar ve antika sandalyelerin kaplamalarında bile o eskiliği net görebildiğiniz, çok sıcak atmosferli bir mekan. 1880 yılından buyana faaliyette olan Cafe Sperl Before Sunrise filminde de gözükür.

Cafe Sperl'in açıldığı yıllar Abdülhamit'in tahtta olduğu yıllara rastlıyor. Aynı dönemlerde bu mekanlarda Freud, Peter Altenberg gibi şahsiyetlerin kahvelerini yudumladıklarını düşünmek heyecan verici. 

Mekana günümüzde daha çok devlet görevlileri, avukatlar ve sanatçıların takıldığı söyleniyor. Birer kahve ile Sperl'in meşhur meyveli turtalarından sipariş verdik. Personel oldukça sıcak. Biz rastlayamadık ama cafedeki piyanoda akşamları müzik yapıldığını okumuştum. 

Sperl den ayrılınca haritamıza işaretlediğim mekanlara baktığımda Third Man müzesinin yakın olduğunu gördüm. Tahmin ettiğim gibi kapalıydı. Viyana'da geçen Orson Welles'in de oynadığı film sinema tarihinde önemli kabul edilir. İkinci dünya savaşı yıllarında geçen filmde Orson Welles'in canlandırdığı karakterin guguklu saat repliği önemlidir. "...İtalya'da 30 yıl boyunca Borjiyalar hüküm sürdü, bu süre içinde hep kan döküldü, cinayetler işlendi yani hep savaş, kıyım ve terör vardı. Ama MichelangeloLeonardo da Vinci ve Rönesans'ı da onlar yarattı. Oysa İsviçre'de 500 yıl boyunca barış, kardeşlik ve demokrasi vardı, ama buna karşılık ne yaratabildiler? Sadece guguklu saati! 

Third Man müzesinden Museum Cafe'ye gidince Museum Cafe!nin önünde Third Man filminde yer altına girişin yapıldığı kapağı da gördük. Viyana'da Third Man filmi turuna katılırsanız bu kapaktan içeri girip şehrin yer altı kanallarını görebilirsiniz. 

Geç saatlerde otele döndüğümüzde iyi yorulmuştuk. Çok yoğun ve güzel bir günün sonunda biraz fotoğraflar, biraz da notlarla uğraştıktan sonra ayakta kalmak için fazla direnemedim:))

Sabah kahvaltı sonrası 24 saatlik metro biletimizin son atımını yaptık. Hava son derece güzel. Açık ve güneşli bir gün. Kendimizi gayet enerjik hissediyoruz. Metro istasyonundan güzel bir yürüyüş ile Belvedere Sarayı'na ulaştık. 

Erken gelmişiz. Sarayın açılmasına 1 saate yakın zaman vardı. Ama bahçe açık olduğu için hiç sıkılmadık. 

Çok güzel düzenlenmiş kocaman bahçede sabah sporu yapan Viyana' lılar ve bizim gibi erkenci birkaç Japon turist ile vaktin nasıl geçtiğini anlamadık. 

Biletlerimiz kişi başı 14 Euro. Bu sarayı tercih etme sebeplerimizin başında Klimt geliyor. Ünlü "öpücük- the kiss" tablosu burada. Klimt dışında Monet ve Van Gogh'a ait tablolar ile Rodin'in heykelleri de var. Fakat ben daha önce tanımadığım Ferdinand Georg Waldmüller adlı bir ressamın tablolarına bayıldığımı itiraf edeyim. 

Sarayda öğlen saatlerine dek takıldık. Oradan Cafe Prückle'e yürüdük.

CAFE PRÜCKEL

Günlerden pazar olduğundan sanırım kafeler dolu. Viyana' yı ziyaret eden turistlerin öncelikli uğrak yerlerinden olan kafelerde yer bulmak zor. Prückel'de ufak bir masa ayarlandı. Ortaya söylediğimiz bir sacher torte iki de kahve yorgunluğumuzu ve 12 euromuzu aldı. 

Prückel daha çok yerel halkın takıldığı 1903 yılında kurulmuş bir mekan. İnternetteki bilgilerde personelinin kaba olduğu gibi bilgilere rastladım ama biz gayet memnunduk. Belki bizi Viyana' lı sanmışlardır:))

Prückel' den yürüyerek merkeze, katedral civarına geçtik. Hava kapadı. Arada bir yağmur çiselemeye başladı. Olsun, tadımızı hiç bozmadık. Haritada bulamadığımız Hard Rock Viyana karşımıza çıkınca daldık içeriye. Doğa için ufak bir hediye bakarken yağmur da bitti. 

Kohlmarkt üzerindeki Avrupa'nın zincir balık fast foodu Nordsee den iki mix paket alıp bir bankta karnımızı doyurduk. Sağolsun Türk personel torpil geçti:))

Otel yönüne yürüyüşe geçtik. Yolumuz üzerinde küçük molalarla mahallemize ulaşınca birkaç saat otelde takılıp dinlendikten sonra akşama doğru tekrar kendimizi dışarı attık.  Cafe Mozart otele 4 metro durağı mesafede. Yürümeyi tercih ettik.

CAFE MOZART

Burası Graham Green'in Third Man filminin senaryosu üzerinde çalışırken takıldığı mekandır. Since 1794  olduğu rivayet edilir:) İki kahve bir apfelstrudel için hesap 18 euro. Burada bir saatten fazla oturduk. 

Opera binası yakınında olan cafeye sanatçılar çok takılıyor. Viyana'da yaşamış hemen her ünlü arkadaşın bir süre bu mekanda müdavim olduğunu söylemeye gerek yoktur sanırım. Ben Viyana'da yaşasam takılmayı tercih edeceğim bir mekan olmaz çünkü fazla turistik. 

Cafe çıkışında otele yine yürüyerek döndük..Mesafe 1,5-2 kilometre kadar. Uzak sayılmaz. Mahalleye yakın bir çin mekanında birer noodle ile karnımızı doyurduk.  Bir kafede de birşeyler içtikten sonra bu güzel ve yoğun günü de bitirmiş olduk. 

Dönüş uçağımız akşam saatlerinde. Kahvaltı sonrasında odayı boşaltıp çantaları resepsiyon görevlisine teslim ettik. 

Figen'in bir arkadaşından Çerkez Dayı heykelini görmeden gelmeyin mesajı alınca tekrar merkezin yolunu tuttuk. Viyana kuşatması sırasında surlardan açılan bir delikten içeri dalan Çerkez Dayı içeride yanlız olduğunu umursamadan ölene dek kılıç sallamış. Olayı duyan Kral Ferdinand kuşatma sonrası etkilendiği bu Osmanlı savaşçısının heykelini bir ucu Cafe Central de biten sokağın köşesindeki binaya yaptırmış. Küçük ama çok güzel bir heykel. 

Merkezde aylak aylak birkaç saat geçirdikten sonra çantamızı alıp dönüş yoluna geçtik. Tatil sonu melankolisi ile fazla konuşmadan yine public transport kullanarak 7 nolu S bahn ile havaalınına ulaştık. 

Gezdiğim  yerlerde nedense bana çok adres sorarlar:)) Bu gezide de 3 Viyana'lıdan ikisinin sorusuna cevap veremesem de birine gideceği yeri tarif etmenin mutluluğunu yaşadım :))

Sanırım bu dolu dolu üç günlük Viyana tatili fiyat kalite oranı açısından en verimli geçen tatil oldu. Evde kalsak bu tatil için harcadığımızın yarısını zaten harcardık. 

Ne demişler...

Evde oturan erken ölür:))