4 Kasım 2014 Salı

PARİS

Bu yaz oldukça yorucu ve sıkıcı geçti. Uzun yıllardır ilk kez yazın hakkını veremedim. Bunun iki nedeni vardı. Birincisi tarzım ve alışkanlıklarıma aslında çok da uymayan bir meslek örgütü seçim işine bulaşmam, ikincisi ise  kızımın lise yerleşim işlemlerinin umduğumdan çetrefilli olması. Her ikisi de "hayırlısı" ile sonuçlanınca yavaş yavaş eski alışkanlıklarıma dönmeye başladım.

Yazıya "Paris" başlığı atmamın kızım Doğa'nın yerleştiği okul ile doğrudan ilgisi var.  "Saint Joseph" kızımın yeni okulu. Kasım ayındaki ara tatil fırsatını değerlendiririz düşüncesi ile ucuz uçak ve otel araştırmalarım sonuç verdi:) Üç kişi için Paris gidiş-dönüş 1.600 TL Üç gece için Montmarte'de küçük bir daire 600 TL .

Bu arada Fransız yazar Patrick Modiano Nobel alınca internetten bir kitabını (Bir Sirk Geçiyor) ısmarladım. Büroda bir taraftan Paris metro ve otobüs hattı çalışırken bir taraftan da romanda adı geçen yerlere haritadan bakıyorum.

Hep söylerim ya bu gezme tozma işlerinin en zevkli kısmı hazırlık dönemi.

İneceğimiz havaalanı Charles De Gaulle. Buradan merkeze kişi başı 10 euro gibi bir bedele tren var. Üç günlük toplu ulaşım için de Paris Visit  Card almayı planlıyoruz. Paris'in gezilecek neredeyse tüm yerlerini kapsayan, 1,2,ve 3. bölgelerinde geçerli üç günlük Visit Kart kişi başı 26,50 Euro. Bu kartı hem metroda hem de otobüste kullanmak mümkün. Market alışverişimizi yapıp üç gün bir Fransız gibi takılma niyetindeyiz.

Rıdvan'ın Romanyalı arkadaşı Dragos Paris'te Hukuk eğitimine başlamış. Hemi de Sorbonne da. Arada sırada facebook üzerinden mesajlaşıyoruz. 15-18 kasım tarihlerinde Paris'te olacağımızı söyledim. Bir yolunu bulup görüşeceğiz.

Bu arada kalacağımız yer küçük bir apartman dairesi olduğundan resepsiyon yok. Ulaştığımızda dairenin sahibi ile telefon ile irtibat kuracağız. Son zamanlarda daha çok bu tür konaklamaları tercih ediyorum. Bu şekilde hem daha çok "oralı" gibi , hem de özgür hissediyorum.

Birinci Gün

Uçağımız CDG havaalanına vaktinde indi. Paris bugün az bulutlu. CDG havaalanından şehre ulaşmak için kullanılan birkaç yöntemden en akla yatkını RER trenleri. Bu arada yazmadan edemeyeceğim. Onur Havayollarında yiyecek içecek servisi olmadığından her şey parayla satılıyor. Bir küçük su 3 Euro yani 9 TL. Başka bir anlatımla bir küçük su 1,5 damacana fiyatına satılıyor.

Onur Havayolları CDH havaalanında 3 nolu terminali kullanıyor. Terminalden RER istasyonu yürüme ile 5 dk. İstasyona doğru yürürken havaalanında çalışan bir vatandaşımız yolumuzu kesti. Trenle aynı fiyata kalacağımız adrese dek götürebileceğini söyledi ve bizi tavladı.

Yaklaşık 14:30 gibi kalacağımız dairenin olduğu binanın kapısına vardık. Daire sahibi Claud'a telefonla ulaştık. Fransa'da çok kullanılan, önde iki tekeri olan motosikleti ile geldi.

Dairemiz nohut oda bakla sofa. Yaklaşık 20 m2 civarında. Ufacık bir salon, bir köşesinde küçücük mutfak. Küçücük bir yatak odası, banyo ve wc. Daire küçük ama her şey var. En önemlisi Montmarte gibi son derece hareketli bir semtte ve Sacre Coeur' a 10 dk yürüme mesafesinde, 50 metre ilerimizdeki bakkal da Amelie filmindeki bakkal.


En çok hoşuma giden şey daire sahibi ile tüm görüşmeyi iki aydır Fransızca eğitim gören kızımın Fransızca olarak yapabilmesi oldu.

Bakkaldan mutfak alışverişimizi yaptıktan sonra 10 dakikalık yürüme mesafesindeki Sacre Couer'e çıktık. Sacre Coure Fransa Prusya savaşında ölen askerler anısına Paris'in en yüksek rakımlı yerine yapılmış bir bazilika.

Bundan 12 yıl önce geldiğimizde merdivenlerde oturanları eğlendiren Kuzey Afrika kökenli genç yine aynı işi yapıyor. Ortam çok hareketli.

Sacre Caure görevlileri de eskiye oranla daha sakin, daha turizm ile uyum sağlamış. İçeride fotoğraf çekilmesi,ne artık söz etmiyorlar. Bu tepeden Eyfel çaprazda kalıyor. Ama yine de akşam güneşi vurmuş görüntüsü uzaktan da olsa çok etkileyici.

Sacre Coure'dan Moulin Rouge'a 20 dakikalık bir yürüme ile ulaştık. Hava yeni karardığından Moulin Rouge ışıklandırılmış hali ile çok fotojenik. Buraya gündüz gelmenin hiç bir anlamı yok. Karşısındaki kaldırımda fotoğraf çekenler ciddi kalabalık oluşturuyor. Biz de kalabalığa karışıp birkaç kare aldıktan sonra Kırmızı Değirmen'in yanındaki caddeden evimizin olduğu bölgeye doğru yürüyüşe geçtik. Bu cadde de çok hareketli.

Çok ilginç yeme içme mekanları var. En çok ilgi gören yer şarapların biberonla servis edildiği bir föndücü idi. Kapısında müşteriler kuyrukta bekliyordu.

Bugünlük bu kadar yetti. Ucuz Fransız şarabı ve kaşar peyniri ile kapattığımız gün gayet iyi geçti.

İKİNCİ GÜN


Sabah Doğa ile yakınlardaki ünlü bir fırına baget almaya gittik. Bu fırın Paris'teki en iyi bagetleri yaptığından ödül almış. Alışverişi Doğa yapıyor. Faransızca iletişim Onun da hoşuna gidiyor. Sallama çay, Fransa'nın güzel peynirleri, biraz zeytin ve yumurta eşliğinde güzel bir kahvaltı yaptıktan sonra en yakın metro durağı olan Abbesses'den 10 luk metro biletlerimizi aldık. Karne denilen 10 luk biletin fiyatı13.70 Euro. Bir bilet 1.37 Euroya geliyor. Bileti tek alırsanız 1.70 Euro. İlk gün hiç toplu taşıma kullanmayınca üç günlük Paris Visit almanın bir anlamı kalmadı.

Güne Per-Lachaise ile başlıyoruz. Abbesses'ten 12 nolu metro ile bir durak sonrası Pigalle'den 2 nolu hatta geçip Per-Lachaise mezarlığına ulaştık. Metro durağı mezarlığın hemen köşesinde. Giriş yaptıktan sonra Jim Morrison'un mezarına giderken hemen solda Yılmaz Güney'in mezarı var.

Figen her iki sanatçımıza taş üzerine resim yaptı. Yılmaz Güney'in hediyesini bırakıp Jim Morrison'a geçtik. Önceki gelişimde serbest olan mezara artık ulaşılamıyor. Etrafını bariyerle çevirmişler. Dikkatli bakınca mezarın taşından parçalar kırıldığını gördüm. Sanırım bariyerlerin sebebi hayranların aldığı bu hatıralar.

Burası birçok ünlünün mezarının olduğu bir mezarlık. Chopin ve Bizet'in mezarları Ahmet Kaya'nın mezarına giderken görülebilir. Hiç şüphe yok ki en çok ziyaret edilen mezar Ahmet Kaya'nın ki. Bulmak için sormaya bile gerek yok. İnsanların en çok olduğu tarafa yürüyün yeter. Mezarlarımıza taşlarımız ve dualarımızı bırakarak Per-Lachaise'den ayrıldık.

Eyfel'e gitmek için Republicte aktarma yaparak 9 nolu hat ile Alma Marceau istasyonuna ulaştık. İstasyondan çıkar çıkmaz Eyfel tüm güzelliği ile bizi karşıladı. İlk yapıldığında çokı tepki alan bu demir yığını şu anda dünyanın en çok ziyaret edilen simgesi.

Bol miktarda fotoğraf çektik. Yandan, alttan, karşıdan her taraftan Eyfel'i fotoğrafladık ancak çıkmadık. Biz daha önce çıkmıştık. Doğa da ısrarlarımıza rağmen sora beklemek istemedi.

Cep telefonuma indirdiğim CityMapS2Go  uygulamasının Paris haritasını kontrol ettiğimde Champs-Ellysees'nin yürüme mesafesi olduğunu farkettim. Unutmadan belirteyim uygulama çok faydalı. Kağıt harita taşımanıza gerek yok. İnternet de istemiyor. Her aldığınız harita için yaklaşık 4-5 TL ödeniyor.

Champs-Ellyses bulvarının yürüdüğümüz yöndeki başlangıç noktası bizim Zafer Takı dediğimiz Charles De Gaulle anıtı. Burada da fotoğraf çekme görevimizi tamamladıktan sonra salına salına meşhur bulvardan aşağı doğru yürüdük.

Her ünlü markanın boy gösterdiği bu bulvarda Toyota'nın consept aracı ile küçük şehşr arabaları olan I GO ların sergilendiği showroom güzeldi.

Champs-Ellyses Bulvarı'nın sonunda noel pazarı kurulmuş. Çok sevdiğim bu tezgahlarda her tür noel hediyesi ve fast food satılıyor. Burada karnımızı doyuruken başlayan yağmur şiddetini arttırınca kendimizi metroya attık.

Evimizin olduğu bölgeye geldiğimizde yağmur dinmişti. Çevrede biraz takıldıktan sonra güne noktayı paraya kıyıp aldığım 3.5 euroluk şarap eşliğinde koyduk.

ÜÇÜNCÜ GÜN

Sabah klasiğimiz fırından baget almak. Günlerden pazartesi olduğu için sabah 7 de hareket başlamış. Temizlik görevlileri hafta sonu artıklarını temizlerken işe gidenler hızlı hızlı yürüyorlar. Dediğim gibi buralı gibi takılmak hoşuma gidiyor. Asla bir otel kahvaltısı tercih etmezdim. Turist gibi değil gezgin gibi takılmayı tercih ediyorum.

Kahvaltı sonrası 9:30 gibi kendimizi sokağa attık. Salına salına Montmarte'den aşağı merkeze doğru yürümeye başladık. Yorulduğumuz yerde metroya bineriz. Bir ara kızım Hard Rock Paris'in nerede olduğunu sordu. Çaktırmadan haritadan kontrol ettiğimde yolumuzun üzerindeki Haussmann caddesinde olduğunu gördüm. Hard Rock karşımıza çıktığında çok şaşırdı. İçeriden Doğa için bir anahtarlık alıp birkaç kare de fotoğraf çektik.

Bir kafede biraz soluklandıktan sonra baktım ki Notre Dame civarına bişey kalmamış. Seine üzerindeki adanın bir tarafı Notre Dame bir tarafı Adalet Sarayı. Biz Notre Dame'ı tercih ettik :))

Fransız gotik mimarisinin en güzide örneği olarak bilinen Notre Dame, ayrıca ilk gotik katedrallerden biridir ve gotik dönem boyunca inşası sürmüştür. Heykellerin ve işlemeli camların ortaçağ Roma mimari üslubundan sonra pek görülmemiş bir dünyevilik içermesi, natüralizm akımının eserlerdeki ağır etkisi sebebiyledir. ( Yukarıdaki cümle Vikipedia'dan:)) )

Notre Dame civarında görülecek yer çok. Ama benim çok sevdiğim, Türkçesi "Köprü Üstü Aşıkları" olarak vizyona giren Juliet Binoche filminin geçtiği Pont Neuf Köprüsü en sevdiğim mekanlardan.
Burada biraz takıldıktan sonra yine yürüyerek Louvre Müzesinin olduğu bölgeye, oradan Borsa binasına, oradan da Forum Des Halles yani hal bölgesine geçtik. Eski hal olan bu bölgedeki heykel çok güzel. Yeri dinleyen bir baş. 

Saat 15: 00 için Dragos ile eski usul randevulaştık. Eski, usul derken günler öncesinden buluşma yeri ve saatini kararlaştırdık. Cep telefonu kullanmadan buluşacağız. Müzecilik yapan arkadaşım Rıdvan sayesinde tanıdığımız Dragos Saorbonne 'da hukuk okuyor. Aslen Rumen. Heykeltraş ve etlendirme uzmanı. Öğrenciliğinin bir dönemi Belçika'da geçmiş. Çok iyi Fransızca, İngilizce ve Almanca dışında Türkçe ve İtalyanca'da biliyor.  

Pantheon'un önüne 10 dk gecikmeli vardığımızda arkadaşı Murat ve eşi ile bekliyordu. Biraz Rıdvan ve Tilki'den biraz da Türkiye'den bahsettik. Pantheon Katedrali içinde tadilat devam ediyor. İçerisini göremedik. 

Burada Curie'lerin mezarı var. Yakınlardaki Lüksemburg Bahçelerini biraz gezdikten sonra bir kafeye oturup kahve eşliğinde uzun uzun sohbet ettik.  

Akşam saatlerinde metro ile semtimize döndük. Dia'dan akşam yemeği için dana biftek ve şarap aldık. Bu sefer paraya kıyıp 3.5 euroluk şarap aldım:)) İnanın 1.5 Euroya bile şarap var. 3.5 Euroluk şarabın buradaki karşılığı sanırım 25-30 TL lik şaraptır. Boş şişe için 8 TL vergi ödendiğini düşününce Türk şaraplarının dünya ile rekabeti imkansız gibi. 

DÖNÜŞ


Son günümüz. Sabah 7:30 da kahve makinesine suyu koydum. Dolapta kalanlarla güzel bir kahvaltıdan sonra Dia'dan biraz peynir stokladık. Cloud 11:00 de geldi. Depozitomuzu alıp anahtarlarımızı teslim ettik.

Abbesses ten 12 ile Marcedet Poissoniers'e oradan da 4 nolu hat ile Gare Du Nord'a ulaştık. Havaalanına giden RER treninin bize en yakın istasyonu burası. Otomattan bilet almaya kalktık ama otomatta banknot girişi yoktu.

Arkamızdaki muhtemel Kuzey Afrika kökenli abi gişeden alabileceğimizi söyledi. Gişeye giderken dayanamamış olacak ki arkamızdan seslendi ve kendi kartı ile bize makineden 3 tane havaalanı bileti çekti. Biletleri elimize verdi. Kendisine teşekkür ettik ama yine dayanamayıp bize trene binene dek refakat etti. RER treni ile havaalanından transfer çok kolay. Yanlız önceden iyi çalışmakta fayda var. Örneğin bizim geldiğimiz Onur Air 3 nolu terminali kullanıyor ama ineceğiniz istasyon Charles De Gaulle 1 istasyonu. Karıştırırsanız sonraki terminale gidersiniz ki Paris CDG havaalanı çok büyük.

Akşamdan kalan eti ekmek arası yapmıştık. İstasyondan terminale yürüdüğümüz 5 dakikalık yolu ekmek arası etlerimizi kemirerek yürüdük.

CDG havaalanında fiyatlar gayet makul. Dışarısı ile aynı. Bizdeki gibi 1 TL ye satılan simidi havaalanında 4 TL ye satmak gibi bir durum yok. Check-in ve Pasaport işlemleri hızlı olunca kalan vakti kahve içerek geçirdik.

Dolu dolu geçen bu dört günde Paris'in neredeyse tüm turistik mekanlarını ziyaret etmiş olduk. Başta kızım olmak üzere hepimiz son derece memnun dönüyoruz. Uçak ve konaklama dışında harcadığımız para 150 euroyu bulmadı. Hafta sonu şehir gezilerini son zamanlarda çok seviyorum. Araya başka bir şey sıkıştırmazsak Şubat sonu Viyana'da görüşürüz :))







25 Temmuz 2014 Cuma

VARNA

Bu yaz tatil işi biraz sıkıntılı olacak. Doğa'nın lise tercihleri ile ve başkaca işlerle uğraşmaktan rahat ve uzun bir tatil yapmamız pek mümkün olmayacak. O nedenle bayram tatillerini değerlendirmek mantıklı görünüyor.

Bayram tatillerinde tüm ülke hep beraber tatile çıkıp güneye doğru hareket ettiğinden  hem tatil yörelerinin hem de yolların aşırı kalabalık olması gibi bir sonuç ortaya çıkıyor. O zaman ne yapmalı ? Ters tarafa yani kuzeye doğru hareket etmeli:)

Geçerli schengen vizelerimizin olması avantajını kullanarak booking.com dan Varna kıyılarında bir otele rezervasyon yaptık.

İzmit'ten tam 583 km. Antalya'dan daha yakın. İklim çok boğucu sıcak değil. Deniz isteyene deniz, kum isteyene kum. Çok da ucuz.:)) Üç kişilik suit oda kahvaltı dahil 600 TL

26 Temmuz sabah 06:30 da marşa bastık. Otoyolun karşı şeridinde araç yoğunluğu İstanbul'a dek devam ediyordu. Herkes güneye yola çıkmış. Biz gayet rahat bir yolculuk ve yaşadığım en sakin köprü geçişi ile İstanbul'u bitirdik. Saat 10:00 gibi Dereköy'de idik.

Bir kilometreye yakın araç kuyruğu ve saçma sapan düzen nedeni ile Dereköy'den çıkışımız 2 saati buldu. Bulgar topraklarında depomuzu fulleyip vinyetimizi de aldıktan sonra GPS ye Varna'yı koyduk :))

Yollar genellikle tek gidiş-geliş. Haftasonu trafiği nedeniyle bir yoğunluk var. Fazla acele etmeden dura kalka öğleden sonra 15:00 sıralarında otele ulaştık.

Otelin booking.com daki açıklamalarında plaja 150 metre olduğu yazıyordu ama sanırım kuş uçuşu ölçmüşler. Plaja ulaşmak için yaklaşık 500 metre yürümek gerekiyor. Sorun değil. Yürümekten yana pek şikayetimiz yok.

 Fazla Türk turist yok. Tek tük rastladıklarımız da genelde buralardan memlekete göç etmiş olanlar. Sanırım bu bölgelerle akrabalık ilişkileri halen devam ediyor.

Bu kıyılar bizim bildiğimiz Karadeniz değil. İklim Akdeniz iklimi. Hava ve deniz suyu sıcak. Bu bölge tatil için çok iyi bir seçenek. Fiyatlar da gayet makul. Yürüyerek ulaşılabilen Golden Sand sahili çok hareketli ve çok güzel. Hareketlilik sabaha dek sürüyor.

Biraz dolaşıp yemek yedikten sonra otele döndük. Sabah fena olmayan bir kahvaltı sonrasında öğlene dek otelin havuzunda takıldık. Öğleden sonra araba ile otele yaklaşık 2 km mesafede bulunan Golden Sands'e gittik. Burası son derece hareketli. Sahil incecik sapsarı kum. Adı üzerinde Golden Sands.  Her taraf otel, kafeterya, restaurant. Otopark akşama dek 2.5 Euro. İki şezlong ve şemsiye 15 Euro. İsterseniz havlularınızı serersiniz, 15 Euro da cebinize kalır. Kilometrelerce uzanan plajda su sporlarından masaja dek her tür aktivite mevcut. Arada bir Türkçe konuşanlara rastlamak mümkün.

Akşam saatlerinde otelimize döndük. Otele yakın merkezde pizza ve içeceklerden oluşan menümüze 10 euro ödedik. Bu bölgede sahilde yer alan The Journalist Otel sosyalist dönemden kalma. Son derece  hantal ve iri.Otelin bahçesi çok güzel. Biraz bahçede dolaştık ve piyano çalan çocukları dinledik.

Ertesi sabah kahvaltı sonrası havuzda tembellik yaptık. Bu arada otelde Türk plakalı üç araba olduk. Biri İstanbul diğeri Kırklareli plakalı.

Bayramın birinci günü olduğundan eş ve dostla telefon görüşmelerimizi tamamladığımızda güneş akşam moduna geçmişti. Üşenmeden Golden Sands'e indik. Birkaç saat denize girdikten sonra otel civarına döndük.

Otelin yakınındaki Saray Lokantasında yemeye karar verdik. Hüseyin adlı kebapçı kardeşimize sipariş verdiğimiz kebaplar geldiğinde hata yaptığımızı anladık. Hüseyin o kebapları Türkiye'de satmaya kalksa kesin dayak yer :)) Çıkıp biraz dolaştıktan sonra açlık sorununu organik olarak yetiştirilen midyelerle dolu koca bir kase ile çözdük.

Sabah yine kahvaltı yine havuz rutini sonrasında Figen'le yakın bölgede yürüyüşe çıktık. Otelin olduğu bölge sahilden yüksekte. En yakın mesafeden sahile yürüyüş aslında zevkli. Bol ağaçlıklı bir bölgeden dik inen merdivenlerle ulaştığımız yer aslında çok güzel.

Öğleden sonda araba ile 12 km mesafedeki Varna'ya geçtik. Varna' nın merkezinde kuzeye doğru uzanan çok büyük bir park kıyı şeridi ile şehri ayırıyor.  Central Parkı andıran bu bölgenin adı Sea Garden. Parkın içinde elinde havlusu ile sahile giden veya sahilden dönen  birçok insanla karşılaşmak mümkün. Parkın içinde çok sayıda etkinlik alanı, yeme-içme mekanı var. Güney ucundan kuzeye


dek park içinde çalışan küçük treni kullandık. Dönüşte sürüngenlerin sergilendiği bir yer Doğa'nın dikkatini çekti. Biz dışarıda bankta oturmuş beklerken bir de ne görelim. Doğa boynunda kocaman bir yılan ile fotoğraf çektiriyor.

Parkın güney ucundaki askeri müzenin bahçesinde rastladığımız Türk aile ile biraz sohbet ettikten sonra katedrali görmeye gittik. Katedral şehrin içinden geçen ana yolun üzerinde. Bir saate yakın orada vakit geçirdikten sonra akşam otelimize döndük. Akşam yemeğini otelde yedik.

Son gün toparlanıp yola çıkmamız neredeyse öğleni buldu. Dönüşte de gps ten yararlanmaya çalıştık ama gps bizi ısrarla otoyola yönlendiriyor. Burgaz'da biraz dolaşıp karnımızı doyurduk. Birkaç hediyelik, biraz da kaşkaval aldıktan sonra geldiğimiz gibi orman içinden kıvrıla kıvrıla Dereköy sınır kapısına vardık. Çıkışımız girişimizden daha kısa sürdü. Fazla araç trafiği yoktu. Memleket karayollarında da tatil trafiğinin tersine olmamızın rahatlığı ile fazla sıkıntı çekmeden evin yolunu tuttuk.

Öncelikle ikliminin ılıman olması,
Ayrıca yakın ve ucuz olması dikkate alındığında karadeniz kıyıları son derece güzel bir alternatif.






5 Haziran 2014 Perşembe

BERLIN, FILARMONİ, EL SISTEMA

Bu yaz ailece Berlin ziyareti yapmayı planladık. 27 Haziran'daki Berlin Filarmoni yaz konserinde Waldbühne'de olmak istiyoruz. Bu seneki konsere özellikle gitmek istedim çünkü konuk şef  Gustavo Dudamel.

Kısaca bahsetmek gerekirse; Venezüella'da yaklaşık 40 yıl önce yoksulluk ve uyuşturucu ile mücadele için bir ekonomist gençleri klasik müzik ile tanıştırır. Başlangıçta 10-12 kişi ile başlayan çalışmalar ilgi görünce, Chavez'in de sahiplenmesi ile öyle bir boyuta gelmiştir ki, Venezüella bugün dünyaya önemli oranda klasik müzik ihraç etmektedir. El Sistema adı verilen bu program halen yaklaşık 250 bin öğrencisi 15 bin eğitmeni ile muhteşem sosyal projedir. Abartırmıyım bilmem ama bence dünyada daha başarılı bir sosyal proje yürütülmemiştir. Bu proje sayesinde gençler sadece uyuşturucudan değil, aynı zamanda yoksulluğun yarattığı umutsuzluktan da  kurtulmaktadır.

Gustavo Dudamel El Sistema'da yetişmiş, dünyanın en iyi şeflerinden biridir. Berlin Filarmoni'nin başına gelmesinden de söz edilen Dudamel halen Los Angeles Filarmoni Orkestrasının müzik direktörlüğünü yapmaktadır. El Sistema'dan yetişmiş dünyanın iyi orkestralarında çalan pek çok Venezüella'lı sanatçı var. Gustavo Dudamel bunların en bilineni ve en sempatiğidir : ) Asla iyi bir klasik müzük dinleyicisi olduğumu söyleyemem ama El Sistema hayranı olduğum bir projedir.

Berlin Haziran'da son derece güzel olur. Ihlamur kokuları bitmeden orada olacağız sanıyorum. Önceden ucuz uçak biletlerimizi aldık, Booking.com dan Berlin'in Mitte'ye yakın bir bölgesinde de küçük bir daire kiraladık. Üç kişi için üç gecelik konaklama bedeli yaklaşık 500 TL. Konser biletlerimizi de Berlin'de yaşayan avukat arkadaşım Serdar halletti. Uçak ve oteli ayarladıktan sonra bitmiş vizelerimizi yenilemek için evraklarımızı tamamlayıp başvurumuzu yaptık. Alman Konsolosluğu sağolsun bu sefer 2 şer yıllık çok girişli vize verdi.  

Ömür

Yaşam insana zaman zaman çok kötü sürprizler hazırlar. Güzel bir Haziran sabahı erken çaldığı için tedirgin açtığım telefonla Ömür'ün vefatını öğrendim.  Son zamanlarda en çok üzüldüğüm ölümlerden biri  bu oldu. Yaşamı boyunca kimseyi incitmemiş, gerçek bir derviş gibi yaşamış sevgili Ömür genç yaşta saçma sapan bir kaza sonucu yaşamını yitirdi. Ömür doğum gününde vefat etti.  Ertesi gün Ömür'ü İstanbul'un ormanlar içinde çok güzel bir mahallesi olan Bahçeköy mezarlığında, annesinin yanına festival gibi bir cenaze töreni ile defnettik. Mezarının başında üzerinde meyveleri olan, çok güzel, kendisi gibi genç bir erik ağacı vardı. Ruhu şad olsun.

Berlin

Türk Hava Yollarının uçağı ile Haziran ayının 26 sında bulutlu bir günde Berlin'e ulaştık. Saatlerin bir saat geri olmasının ve uzun yaz günlerinin rahatlığı ile hiç acele etmeden otomattan otobüs biletlerimizi aldık. Her zaman olduğu gibi toplu taşımayı kullanarak kiraladığımız daireye ulaştığımızda saat 16:00 civarında idi. 

Dairemiz Pank str metro istasyonuna çok yakın. Görevli bizi otoparktaki arabasında bekliyordu. Anahtarlarımızı alıp dairemize yerleştikten sonra sokağımızın başındaki Lidl dan mutfak alışverişimizi yaptık. İki odalı bu dairede üç gün alman bir aile gibi yaşayacağız. Üç gün için üç kişi olarak bu daireye 220 Euro ödedik. Zildeki isimlere bakılırsa komşularımızdan ikisi Türk.  


Biraz dinlendikten ve bir şeyler atıştırdıktan sonra kendimizi sokağa attık. Alex'e doğru yürüdük. Yorulduğumuz yerde bir metro istasyonunda otomattan üçer günlük Welcome Card larımızı aldık. Bir kişi için ödediğimiz rakam 25 Euro. Bu kart bize üç gün boyunca Berlin'de tüm toplu taşıma araçlarından yararlanma hakkı veriyor. Berlin'de ulaşım kartı özgürlük demek. Muhteşem bir toplu taşıma ağı olan Berlin'de U Bahn, S Bahn ve Bus hatları birbiri ile bağlantılı. Biletler hepsinde geçerli. Kontrol yok. Turnike yok. Her toplu taşıma aracına serbestçe binersiniz. Ancak ayda yılda bir yapılan bir denetimde yakalanırsanız cezayı keserler. 

U8 hattı Berlin'de yaşayan Türklerin çok kullandığı bir hat. Kiraladığımız daire yakınındaki metro durağından U8 e binebiliyoruz. Kreuzberg merkezi Kotbuser Tor yani kısaca Koti durağı pek uzak değil. Yaklaşık 10 durak. 

Akşam saatlerinde Koti'deydik. Önder'in oturduğu sokak ve  Oranien str. civarında biraz dolaştıktan sonra Admiral Brück'e yürüdük. Son yıllarda burası gençlerin mekanı. Ahmet Abi'nin Narr Bar'ına da oldukça yakın. Bu saatlerde Dünya Kupası çeyrek final maçlarından Almanya-Rus-ya maçı oynandığından olsa gerek sokaklar sakin. 

Narr Bar'a vardığımızda maç yeni bitmişti. Almanya 1-0 yenmiş. Kupayı alacağını o gün bilmiyorduk.:)

Ahmet Abi bizi her zamanki gibi çok sıcak karşıladı. Biraz eskilerden, biraz da ülkemizin siyasi gündeminden söz ettik. Çok geçmeden Tarık da geldi. Evi zaten barın karşısında. Sohbet geç saatlere dek sürdü. Dairemize döndüğümüzde saat gece yarısını geçmişti. 

Sabah güzel bir kahvaltı sofrası hazırladık. Mutfakta kahve makinesi olması ayrı bir hoşluk. Birkaç yıldır ciddi bir filtre kahve alışkanlığımız var. Öğlene doğru Kurfürstendamm yani kısaca Kudam'a ulaştık. Burası Berlin'in en lüks merkezi. Oldukça turistik bir mekan. Her tarafta ünlü markaların mağazaları var. Avukat arkadaşımız Serdar'ın bürosu da burada.  

Serdar'ı bürosunda bulduk. Birer kahve içip sohbet ettikten sonra birlikte dışarı çıktık. Civarda biraz dolaştıktan sonra akşama doğru dairemize döndük. Biraz dinlenip karnımızı doyurduktan sonra konsere gitmek üzere yola koyulduk. 

Waldbühne

Konserin yapılacağı yer bence dünyanın en güzel sahnelerinden biri. Adı üzerinde "Orman Sahnesi". Metronun U9 ve U2 hatlarını kullanarak Pichelsberg'e ulaştık. Metro bu istasyonda boşaldı. Yaş ortalaması 50 civarı olsa da çok sayıda genç de göze çarpıyordu. İnsanlar pikniğe gider gibi klasik müzik konserine gidiyorlar. Yüzlerce insanla birlikte yaklaşık 1 km yürüyerek mekana ulaştık. 

Girişte profesyonel kameraları emanete alıyorlar. Medeni kalabalık hiçbir infiale sebep olmadan sabırla sıralarının gelmesini bekledi. İçerisi son derece düzenli ve organize idi. Yaklaşık 20000 seyirci son derece güzel bir havada bir şeyler yiyip içerek orkestranın ve Dudamel'in yerini almasını bekledi. 

Ben iyi bir klasik müzik dinleyicisi değilim. Ama ikinci kez geldiğim bu konser müzikseverler için sosyal bir olay. Son derece keyifli bir ortamda kaliteli olduğu her halinden belli olan müzik başladığında 20 bin kişiden ses çıkmıyordu. Dudamel gerçekten karizmatik bir şef. Aynı zamanda da iyi bir rol model. Futbolcu ve oyuncu dışında Dudamel gibi rol modellere fazlasıyla ihtiyacımız var. 

Rock müzik hayranı Doğa biraz sıkılsa da konserin sonundaki "bis" parçalarına neşeyle eşlik etti. Yıllar sonra bugünü hatırlayacağından eminim. 

Aynı kalabalık metrolara doluşarak geç saatlerde evlerine döndü. Akşam alaca karanlıkta başlayan konser havanın yavaş yavaş kararması ile gece yarısına doğru karanlıkta sona erdi. Sanırım ben buraya tekrar geleceğim. 

Tarık Seden

Berlinde'ki ücüncü gün, ikinci sabahımızda önce markete uğradık. Biraz çikolata ve peynir alışverişi ile birlikte kahvaltılık taze brotçinlerimizi de aldık. 

Güzel bir kahvaltıdan sonra Alexander Platz'a kendimizi attık. Bu meydan eski Doğu'nun en önemli meydanı. Güzel havalarda son derece hareketli. Her taraf Avrupa'nın çeşitli şehirlerinden gelmiş, çoğunluğu genç turist kaynıyor. Meydanda birer kahve içtikten sonra etrafı izleyerek saatler geçirdik. 

Bu akşam Tarık'ta yemekteyiz. Ortak arkadaşımız Önder Tarık'ın yemeklerini anlata anlata bitiremiyordu. Sonunda biz de Tarık'ın cömert sofrasında bulunacağız. 


Tarık İstanbul Erkek Lisesi mezunu. Üniversite' yi Almanya'da okuduktan sonra burada kalmış. Son derece mükemmel Almancası olan Tarık birçok çeviri dışında resmi toplantılarda tercümanlık da yapmış. Sağdaki fotoda Pınar Selek'in katıldığı bir toplantıya tercümanlık yapıyor. Halen yaptığı iş kütüphanecilik. Kendisi İstanbul Erkek Lisesinin Avrupa elçisi gibi. Mezuniyetinin üzerinden onlarca yıl geçmesine İstanbul Erkek Lisesinden Berlin'e gelen öğrenciler önce Tarık'ı bulur.

Yemek akşam 7 de başlayacak. O zaman dek güzel 
havanın tadını çıkaracağız. Alex'ten Kreuzberg'e geçtik. Kanal boyu yürümek için çok uygun. Spor yapanlar, banklarda kitap okuyanlar, yürüyüş yapanlar... her taraf cıbıl cıvıl. Kanalın bir tarafında da el sanatları pazarı kurulmuş. Biraz da pazarda vakit geçirdik. 

Admiral Brück civarında Serdar ve ailesi ile buluştuk. Hep beraber bir şeyler yedikten sonra yürüyerek Oranien Platz'a geçtik. 

Kahvelerimizi içerken önümüzden kira artışlarını, sınır dışı edilen afrikalı insanları ve daha birçok şeyi protesto eden renkli bir kalabalık polis eskortları eşliğinde geçti. Berlin tam bir multi-kulti şehri. Her geldiğimde renkli bir gösteri ya da festivale rastlıyorum.  

Benim en sevdiğim yerlerden biri olan Oranien Platz'da Derince'li Yılmaz ile karşılaştık. Meydandaki kafelerden birini devralmış. 

Tarık ile randevu saatimiz geldi sayılır. Yavaş yavaş evinin olduğu Böckhstrase'ye doğru yürüdük. Bizi önlüğü ile karşıladı. Akşamki menüyü kağıda yazıp buzdolabına yapıştırmış. Daha önce yemediğimiz şeylerin tadına bakacağız sanırım:))

En çok carpaccio denen çiğ eti beğendim. Fakat ana yemek muhteşemdi. Beraberce istiridye kabuklarında pazılı istiridye iç eti hazırladık. Menüdeki adı ile "Tarak a gratin" ki bence çok özel bir yemekti. Kum midyeli makarna, frambuazlı krema da pek lezizdi doğrusu. Tarık sofrayı son derece özenli hazırladı. Kumaş peçeteler dışında gümüş çatal bıçaklar son derece önemli ayrıntılardı. Ahmet Abi' nin de katılımı ile geç saatlere kadar süren mükemmel yemek için Tarık Seden'e ne kadar teşekkür etsek azdır. 

Tarık'tan ayrılıp dairemize döndüğümüzde gece yarısını geçmiştik. Yaklaşık 5 saat boyunca yemek yapıp yememize rağmen hiç bir rahatsızlık duymuyorduk. 

Sabah toplanıp dairemizi boşalttık. Kahvaltı için yakınlardaki bir Türk mekanında Serdar'larla buluştuk. Çok geniş bir kahvaltı menüsünden seçimlerimizi yaparak taze simit eşliğinde öğlen saatlerine kadar süren kahvaltıdan sonra hava alanına gitmek üzere metroya bindik. Yıllarca rastlamadığım kontrole hava alanı metrosunda rastladık.  Kontrolü yapan görevlilerin hepsi Berlin'de yaşayan vatandaşlarımızdan idi. Garip bir durum dur ki bir Alman gencine bileti olmadığından dolayı işlem yapmak zorunda kaldılar :))

Berlin'den dönüş benim için hep zor oldu. Öyle zannediyorum ki Berlin yaşadığım şehirden sonra kendimi en rahat hissettiğim şehir.