12 Kasım 2013 Salı

AMSTERDAM

Berlin'e ikinci gidişim yanılmıyorsam 1998 yılıydı. Ev sahibim Önder'in yoğun bir dönemi olduğu için yalnız takılmak zorunda kalmıştım. Can sıkıntısı ile Zoologischer Garten taraflarında dolaşırken Amsterdam otobüsü görünce tereddütsüz biletimi alıp Amsterdam yollarına düşmüştüm. Daha önce hiç tanımadığım, Selim'in arkadaşı Mustafa'nın evinde kalarak Amsterdam'da geçirdiğim o üç gün gerçekten çok güzeldi.

Aradan tam 15 yıl geçmiş. Mustafa hala Amsterdam'da mı bilmiyorum. Ama Mustafa'nın evi gibi olmasa da bedavaya yakın fiyata kalacak yer bulmak artık zor değil. 

Vize olunca gerisi çok kolay. İnternet üzerinden ucuz uçak ve otel araştırmak çok hoşuma gidiyor. Bir gece bilgisayar başında hafta sonu  gidilebilecek yakın rotalar araştırırken Freiburg, Liviv, Amsterdam ve Tiflis arasında Figen'in tercihi olan Amsterdam'da karar kıldık. İki kişi gidiş dönüş uçak biletini 1.100 TL, iki gece için kahvaltı dahil iki kişilik odayı da 260 TL ye satın aldık. 

Kalacağımız yer Central Station'a yaklaşık 500 metre mesafede bir kanal teknesi. Bu tekneler uzun zamandır merak ettiğim bir konaklama tercihi. Genelde fiyatları çok ucuz sayılmaz ama biz çok iyi denk getirdik.

15 Kasım sabahı ufak bir kahvaltı sonrası minik arabamızla saat 7:00 de yola koyulduk. Sabiha Gökçen Havalimanını seviyorum. Evden çıktıktan sonra 45 dakikada rahat rahat ulaşılıyor. Köprü yok trafik yok. Arabayı günlüğü 10 TL den Pegasus'ın Ekopark'ına bıraktık.

Rahat bir yolculuktan sonra Amsterdam'ın Shiphol Havalimanına yerel saat ile 13 civarında indik. Hava süper. Üşütmeyen bir sonbahar ve en önemlisi günlük güneşlik.

Hava alanından şehrin merkezi olan Central Station'a en kolay ve ucuz ulaşım aracı olan trenle gideceğiz. Hava alanı çok büyük olmasına rağmen tabelalar işi son derece kolaylaştırıyor. Bileti makinelerden da almak mümkün gişeden de. Makineler kredi kartı ile satış yapıyor, kredi kartı kullanmak istemediğimden gişeden iki kişi için 8.80 Euro ödeyerek biletleri aldım.

Tren her 15 dakikada bir kalkıyor. Yolculuk ara duraklarda durmadan 15 dakika kadar sürüyor. Central Station Avrupa'nın her yerinden gelenlerin Amsterdam'a giriş noktası. Bir zamanların Haydarpaşa Gar'ı gibi. Gar çıkışında sola dönünce kalacağımız teknenin bulunduğu liman ve Nemo adlı büyük alışveriş merkezi görünüyor.

Güzel ve tarihi binaların bulunduğu Prince Hendrikkade caddesi üzerinden keyifli bir yürüyüşle limana vardık. Kalacağımız tekneyi bulmak zor olmadı. Eski yük teknelerini otele çevirmişler. Teknemiz son derece sıcak ve şık. İki dakika süremeyen muhabbetten sonra odamıza yerleştik. Kaldığımız yer tekne olunca haliyle oda metrekare olarak küçük. Yataklar ranza şeklinde. Yıllarca tekne tatili yaptığımız için küçük alanlara yerleşmeye alışkınız. En önemlisi odada özel wc ve duş mevcut.

Güzel havayı değerlendirmek istediğimizden kendimizi hemen sokağa attık. Amsterdam bir bisiklet cenneti. Yaşayan kişi sayısından fazla bisikletin olduğu, trafiğin bisiklet öncelenerek düzenlendiği bir şehir. Yürürken bisiklet yolunda olup olmadığınıza dikkat etmeniz gerekiyor, zira bisikletliler yolları işgal edilince fena fırça atıyorlar :))

Limanın hemen yakınından kanal boyunca şehrin içine doğru yürüyüşümüze başladık. Kanal kenarında 1500 yıllarından kalma Montelbaanstoren kulesi var. O yıllarda düşman askerlerini gözlemek için yapılmış ancak sonradan üzerine ilave edilen kule ve saat ile saat kulesine dönüşmüş.

Amsterdam kuzeyin Venedik'i olarak anılır. Bunun sebebi iç içe birçok kanalda oluşmasıdır. İlk zamanlar suları denetim altına almak için yapılan kananlar zamanla ulaşım için kullanılır olmuş. 1500 civarında köprü ile bağlantıları sağlanan kanallardaki tekne evler çok ilgimi çekiyor. Önceleri konut ihtiyacını karşılamak için kullanılsa da sonradan bir yaşam biçimi, olarak tercih edilir olmuş.  Son derece pahallı bir konaklama seçeneği olan bu evlerin bir kısmı eski teknelerden oluşurken yandaki fotoğraftaki gibi ev şeklinde yapılanlar da var.

Montelbaanstoren Kulesinden devam edince yolumuz Rembrandt'ın müze evine çıktı. Hemen yandaki sokakta başlayan bit pazarı kanal boyunca devam ediyor. Burada saatlerce oyalanmak mümkün. İkinci el elbiselerden çeşitli bisiklet aksesuarlarına kadar her şey var. Tezgahlardan birinde eski Galatasaray forması bile vardı.

Bit pazarında biraz vakit geçirdikten sonra ara sokaklardan ve kanal boylarından Dam Meydanı'na ulaştık. Burası Amsterdam'ın en turistik bölgesi, en bilinen yeridir. Meydanda Madame Tussaud Müzesi, Kraliyet Sarayı ve Yeni Kilise bu meydandadır.

İkinci dünya savaşı kurbanları anısına dikilmiş beyaz renkli anıt bence meydanın mimari atmosferine biraz ters düşmekte.  Her daim kalabalık olan meydanda müzik ve gösteri yapan insanlara günün her saatinde rastlamak mümkün.

Dam Meydanı birçok ana caddenin kesişme noktası.  Bu caddelerden biri de Damrak caddesidir ki Central Station'da son bulmaktadır. Dam Meydanından Central Ctation'a kadar 750 metre boyunda olan cadde üzerinde çok sayıda yeme içme mekanı mevcut.

Amsterdam dünyaca ünlü müzeleri barındırmaktadır. Rijk, Van Gogh gibi herkesçe bilinen müzeleri dışında özel müzeciliğin de son derece gelişkin olduğu şehirdeki müzelerden en ilginci Damrak Caddesi üzerinde 18 numarada yer alan Sex Museum' dur.

Bu müze geçmişten günümüze sekse ilişkin bir çok  sex materyali de sergilenendiği, turist gruplarının kadınlı erkekli olarak gezdiği, örneğin bir peynir müzesinden farklı muamele görmeyen enteresan ve eğlenceli bir müzedir.

Girişi 4 euro gibi ucuz bir fiyat olunca eminim ki Van Gogh Müzesinden daha fazla insan tarafından ziyaret ediliyor.

Hava akşam 5 olmadan karardı. Damrak caddesinin paralelindeki sokaklardan birinde dişimize göre bir Arap lokantası bulduk. Damak tadımızı uygun bir şeyler atıştırdık.

Bugün hava o kadar güzeldi ki akşam güneş battıktan sonra kuzeyde olmanın da etkisi ile uzun süren alacakaranlık kanalların da etkisi ile nefis görüntüler oluşturdu.

Günün yorgunluğu çökünce fazla zorlamadan teknemize döndük.

Sabah 7 gibi uyandık. Gece teknede kalan diğer müşteriler geç saatlere kadar ses yapmışlar ama ben hiçbirini duymadım. Deliksiz uyumuşum.

Sabah kahvaltı 8:00 de başlıyor. Teknenin çok güzel bir salonu var. Görevli kahvaltı hazırlıkları yaparken biz hazır olan ve kokusu etrafa yayılan mis gibi kahveden birer kupa aldık. Kahvemizi yudumlarken bir yandan da free wi-fi sayesinde " akıllı" telefonlarımızdan fazla detaya ve iç karartıcı mevzulara girmeden gazetelere göz attık.

Bugün çok güzel bir sis var. Hava kapalı ama hiç üşütmüyor. 9:00 civarı kendimizi sokağa attık. Sisin yarattığı nefis atmosferde bol fotoğraf çekerek hiç acele etmeden müzeler bölgesine doğru yola koyulduk.

Bu bölge şehirde ulaşacağımız en uzak nokta. Mümkün oldukça ana yolların dışından, kanal boylarından ve ara sokaklardan dolaşarak Rembrandt Meydanına ulaştık.

Amsterdam'a önceki gelişimde bu meydanda çok vakit geçirmiştim. Aradan 15 yıl geçmiş olmasına rağmen hemen hemen her şey aynı.

Meydandaki Rembrandt heykelinin önünde bulunan bronz heykeller çok güzeldir. Sanatçının bir resminden (Gece Devriyesi) esinlenerek yapılmış oldukça gerçekçi, hoş heykellerdir.

Müzeler Bölgesine giden cadde üzerinde çok güzel galeriler var. Vitrinlerdeki resim ve heykellere bakmadan geçmek olanaksız. Bu şehir insanı sanatçı yapar. O kadar güzel, o kadar estetik bir dokusu var ki. Üç yüz beş yüz yıllık nefis evlerin oluşturduğu tarihi dokudan etkilenmemek elde değil. Üzerine bir de Avrupa'ya özgü refah ve özgürlük duygusunu ekleyince sanat yapmak için biraz çamur, birkaç tuval yeterli sanki.:))

Rijk Museum tarafından " I amsterdam " yazısına doğru ilerledik. Yazının önünde insanlar fotoğraf çekmek için kuyruk oluşturmuş. Bu kadar basit bir reklam yazısının böylesine tarihi bir şehirde en çok fotoğrafı çekilen obje olması "pop" un gücü bence.

Neyse ki erken gelmişiz. Bugün cumartesi. Öğlen saatlerinde burada fotoğraf çekmek çok zor olurdu.

Bu bölgede biraz vakit geçirdik. Ama kusura bakmayın iki günlük Amsterdam gezimize müze ziyareti dahil değil. Biz sadece bölgede takıldık.:))

Van Gogh müzesi tarafından Van Baerle caddesine çıkınca tesadüfen çok güzel bir mekan bulduk. Simon Meijssen Bakkerij meğer çok ünlüymüş. Adından da anlaşılacağı üzere burası pasta-börek satan güzel bir yer. Burada biraz kahve molası verdik.

Bisikletin en yoğun ve efektif kullanıldığı yer Amsterdam'dır. Trafik bisiklet yolları düşünülerek düzenlenmiş. Bisiklet yollarının kendine özgü trafik ışıkları var. Nüfustan daha fazla sayıda bisiklet var. Şehir dümdüz olduğundan bisiklet kullanırken fazla efor da sarfetmeye de gerek olmuyor. Sakin sakin pedal çevirirken etrafı seyrederek tüm şehri gezmek mümkün. Bisiklet kiralayarak şehri gezen çok sayıda turist var. Bu kadar çok bisikletin olduğu memlekette en çok işlenen suç kuşkusuz bisiklet hırsızlığı. Yanlış okumadıysam yılda çalınan bisiklet sayısı 500 bin civarında.

Hollanda peynirleri ile dünyada yeterince ün yapmış. Ülkemizde 700 çeşit peynir üretildiği söylenir ama ne yazık ki pazarlama sıkıntılı olunca Kars peynirine İstanbul'da ulaşmak mümkün olmayabiliyor. Müzeler bölgesinden dönüş güzergahımız üzerinde ünlü peynir mağazalarından biri olan  Henry Willig Cheese'e rastlayınca içeri daldık. Her çeşit peynirin önüne bir tabak tadımlık koymuşlar. Biraz peynir atıştırdık ama alışveriş yapmadık.

Amsterdam'ın çiçek pazarı da çok güzel.Pazarın başrolünde laleler var. Ancak bu şehirde hafif uyuşturucu serbest olduğundan marihuana yetiştirmek isteyenler için başlangıç setleri de gayet ucuza satılıyor.

Neredeyse her sokakta bulunan "Cafe Shop" larda marihuana içmek serbest. "Cafe Shop" ların önünden geçerken kesif koku hemen dikkat çekiyor. Yasal olarak sadece buralarda içmek serbest ama sokakta da da içen çokça kişiye rastlamak mümkün. Bu durum herkes tarafından kanıksanmış.

Acıkınca karşımıza çıkan pazar yerlerinden birindeki peynirci tezgahına yanaştık. Tadı hoşumuza giden peynirden 100 gram kadar kestirip yandaki tezgahtan da nefis baget ekmekçikleri alınca toplamda 3 euroya karnımızı doyurduk. Pazar ortamı çok da keyifliydi.

Bu ayaklar bizden hesap sormaz umarım. Ama bu şehir de en güzel yürüyerek geziliyor. Yürüye yürüye Dam Meydanına vardık. Meydanın doğu tarafından teknemizin olduğu yöne, doğuya doğru gidince Amsterdam'ın bir başka kendine özgü özelliği olan "Red Light" bölgesine çıkıyorsunuz.

Burası dünyanın en turistik genelev bölgesi. Şehrin ortasında, turist gruplarının gezdiği, evine ya da işine giden birçok insanın yolu üzerinde enteresan bir yer. Vitrinlerde kadınlar dekolte giysileri ile müşteri bekliyor. Sex shopları gezenlerin popülasyonu herhangi bir market popülasyonudan farksız. Bu durum da uyuşturucu gibi kanıksanmış.

Red Light ile Damrak caddesi arasında çok güzel yeme içme mekanları var. Burada gözümüze kestirdiğimiz bir Çin Lokantasına girdik. Şanslıymışız ki son masayı kaptık. Bizden sonra gelenler uzun süre masa boşalmasını beklemek zorunda kaldı. Tesadüfen çok güzel bir yer seçmişiz. Birer Pekin ördeği sipariş ettik. Koca porsiyonlarla gelen ördeklerimiz koca bir kap pilav ile servis ediliyor. Birer de içecek söyledik. Ben Çin çayı tercih ettim. Toplam 28 euro hesap geldi.

Bugün çok yürüdük. Bu ayaklar bizden hesap soracak. Neyse... belki de ayaklar yürümeyenlerden hesap sorar.

Gece yarısına doğru kendimizi teknemize attık. Sabah kahvaltıya en erken kalkan yine bizdik. Dönüş uçağımız öğleden sonra 2 de. Sakin sakin kahvelerimizi içip kahvaltımızı da yaptıktan sonra otel görevlisi ile vedalaştık.

Dışarıda çok güzel, sakin bir atmosfer var. Keyifli bir yürüyüşle Central Satation'a vardık. Biraz alışveriş biraz kahve keyfi derken Amsterdam'da bize ayrılan sürenin sonuna geldik.

Yaklaşık 1.600 TL gibi bir maliyetle son derece güzel, sakin ve huzurlu bir hafta sonu geçirmiş olduk.