12 Kasım 2013 Salı

AMSTERDAM

Berlin'e ikinci gidişim yanılmıyorsam 1998 yılıydı. Ev sahibim Önder'in yoğun bir dönemi olduğu için yalnız takılmak zorunda kalmıştım. Can sıkıntısı ile Zoologischer Garten taraflarında dolaşırken Amsterdam otobüsü görünce tereddütsüz biletimi alıp Amsterdam yollarına düşmüştüm. Daha önce hiç tanımadığım, Selim'in arkadaşı Mustafa'nın evinde kalarak Amsterdam'da geçirdiğim o üç gün gerçekten çok güzeldi.

Aradan tam 15 yıl geçmiş. Mustafa hala Amsterdam'da mı bilmiyorum. Ama Mustafa'nın evi gibi olmasa da bedavaya yakın fiyata kalacak yer bulmak artık zor değil. 

Vize olunca gerisi çok kolay. İnternet üzerinden ucuz uçak ve otel araştırmak çok hoşuma gidiyor. Bir gece bilgisayar başında hafta sonu  gidilebilecek yakın rotalar araştırırken Freiburg, Liviv, Amsterdam ve Tiflis arasında Figen'in tercihi olan Amsterdam'da karar kıldık. İki kişi gidiş dönüş uçak biletini 1.100 TL, iki gece için kahvaltı dahil iki kişilik odayı da 260 TL ye satın aldık. 

Kalacağımız yer Central Station'a yaklaşık 500 metre mesafede bir kanal teknesi. Bu tekneler uzun zamandır merak ettiğim bir konaklama tercihi. Genelde fiyatları çok ucuz sayılmaz ama biz çok iyi denk getirdik.

15 Kasım sabahı ufak bir kahvaltı sonrası minik arabamızla saat 7:00 de yola koyulduk. Sabiha Gökçen Havalimanını seviyorum. Evden çıktıktan sonra 45 dakikada rahat rahat ulaşılıyor. Köprü yok trafik yok. Arabayı günlüğü 10 TL den Pegasus'ın Ekopark'ına bıraktık.

Rahat bir yolculuktan sonra Amsterdam'ın Shiphol Havalimanına yerel saat ile 13 civarında indik. Hava süper. Üşütmeyen bir sonbahar ve en önemlisi günlük güneşlik.

Hava alanından şehrin merkezi olan Central Station'a en kolay ve ucuz ulaşım aracı olan trenle gideceğiz. Hava alanı çok büyük olmasına rağmen tabelalar işi son derece kolaylaştırıyor. Bileti makinelerden da almak mümkün gişeden de. Makineler kredi kartı ile satış yapıyor, kredi kartı kullanmak istemediğimden gişeden iki kişi için 8.80 Euro ödeyerek biletleri aldım.

Tren her 15 dakikada bir kalkıyor. Yolculuk ara duraklarda durmadan 15 dakika kadar sürüyor. Central Station Avrupa'nın her yerinden gelenlerin Amsterdam'a giriş noktası. Bir zamanların Haydarpaşa Gar'ı gibi. Gar çıkışında sola dönünce kalacağımız teknenin bulunduğu liman ve Nemo adlı büyük alışveriş merkezi görünüyor.

Güzel ve tarihi binaların bulunduğu Prince Hendrikkade caddesi üzerinden keyifli bir yürüyüşle limana vardık. Kalacağımız tekneyi bulmak zor olmadı. Eski yük teknelerini otele çevirmişler. Teknemiz son derece sıcak ve şık. İki dakika süremeyen muhabbetten sonra odamıza yerleştik. Kaldığımız yer tekne olunca haliyle oda metrekare olarak küçük. Yataklar ranza şeklinde. Yıllarca tekne tatili yaptığımız için küçük alanlara yerleşmeye alışkınız. En önemlisi odada özel wc ve duş mevcut.

Güzel havayı değerlendirmek istediğimizden kendimizi hemen sokağa attık. Amsterdam bir bisiklet cenneti. Yaşayan kişi sayısından fazla bisikletin olduğu, trafiğin bisiklet öncelenerek düzenlendiği bir şehir. Yürürken bisiklet yolunda olup olmadığınıza dikkat etmeniz gerekiyor, zira bisikletliler yolları işgal edilince fena fırça atıyorlar :))

Limanın hemen yakınından kanal boyunca şehrin içine doğru yürüyüşümüze başladık. Kanal kenarında 1500 yıllarından kalma Montelbaanstoren kulesi var. O yıllarda düşman askerlerini gözlemek için yapılmış ancak sonradan üzerine ilave edilen kule ve saat ile saat kulesine dönüşmüş.

Amsterdam kuzeyin Venedik'i olarak anılır. Bunun sebebi iç içe birçok kanalda oluşmasıdır. İlk zamanlar suları denetim altına almak için yapılan kananlar zamanla ulaşım için kullanılır olmuş. 1500 civarında köprü ile bağlantıları sağlanan kanallardaki tekne evler çok ilgimi çekiyor. Önceleri konut ihtiyacını karşılamak için kullanılsa da sonradan bir yaşam biçimi, olarak tercih edilir olmuş.  Son derece pahallı bir konaklama seçeneği olan bu evlerin bir kısmı eski teknelerden oluşurken yandaki fotoğraftaki gibi ev şeklinde yapılanlar da var.

Montelbaanstoren Kulesinden devam edince yolumuz Rembrandt'ın müze evine çıktı. Hemen yandaki sokakta başlayan bit pazarı kanal boyunca devam ediyor. Burada saatlerce oyalanmak mümkün. İkinci el elbiselerden çeşitli bisiklet aksesuarlarına kadar her şey var. Tezgahlardan birinde eski Galatasaray forması bile vardı.

Bit pazarında biraz vakit geçirdikten sonra ara sokaklardan ve kanal boylarından Dam Meydanı'na ulaştık. Burası Amsterdam'ın en turistik bölgesi, en bilinen yeridir. Meydanda Madame Tussaud Müzesi, Kraliyet Sarayı ve Yeni Kilise bu meydandadır.

İkinci dünya savaşı kurbanları anısına dikilmiş beyaz renkli anıt bence meydanın mimari atmosferine biraz ters düşmekte.  Her daim kalabalık olan meydanda müzik ve gösteri yapan insanlara günün her saatinde rastlamak mümkün.

Dam Meydanı birçok ana caddenin kesişme noktası.  Bu caddelerden biri de Damrak caddesidir ki Central Station'da son bulmaktadır. Dam Meydanından Central Ctation'a kadar 750 metre boyunda olan cadde üzerinde çok sayıda yeme içme mekanı mevcut.

Amsterdam dünyaca ünlü müzeleri barındırmaktadır. Rijk, Van Gogh gibi herkesçe bilinen müzeleri dışında özel müzeciliğin de son derece gelişkin olduğu şehirdeki müzelerden en ilginci Damrak Caddesi üzerinde 18 numarada yer alan Sex Museum' dur.

Bu müze geçmişten günümüze sekse ilişkin bir çok  sex materyali de sergilenendiği, turist gruplarının kadınlı erkekli olarak gezdiği, örneğin bir peynir müzesinden farklı muamele görmeyen enteresan ve eğlenceli bir müzedir.

Girişi 4 euro gibi ucuz bir fiyat olunca eminim ki Van Gogh Müzesinden daha fazla insan tarafından ziyaret ediliyor.

Hava akşam 5 olmadan karardı. Damrak caddesinin paralelindeki sokaklardan birinde dişimize göre bir Arap lokantası bulduk. Damak tadımızı uygun bir şeyler atıştırdık.

Bugün hava o kadar güzeldi ki akşam güneş battıktan sonra kuzeyde olmanın da etkisi ile uzun süren alacakaranlık kanalların da etkisi ile nefis görüntüler oluşturdu.

Günün yorgunluğu çökünce fazla zorlamadan teknemize döndük.

Sabah 7 gibi uyandık. Gece teknede kalan diğer müşteriler geç saatlere kadar ses yapmışlar ama ben hiçbirini duymadım. Deliksiz uyumuşum.

Sabah kahvaltı 8:00 de başlıyor. Teknenin çok güzel bir salonu var. Görevli kahvaltı hazırlıkları yaparken biz hazır olan ve kokusu etrafa yayılan mis gibi kahveden birer kupa aldık. Kahvemizi yudumlarken bir yandan da free wi-fi sayesinde " akıllı" telefonlarımızdan fazla detaya ve iç karartıcı mevzulara girmeden gazetelere göz attık.

Bugün çok güzel bir sis var. Hava kapalı ama hiç üşütmüyor. 9:00 civarı kendimizi sokağa attık. Sisin yarattığı nefis atmosferde bol fotoğraf çekerek hiç acele etmeden müzeler bölgesine doğru yola koyulduk.

Bu bölge şehirde ulaşacağımız en uzak nokta. Mümkün oldukça ana yolların dışından, kanal boylarından ve ara sokaklardan dolaşarak Rembrandt Meydanına ulaştık.

Amsterdam'a önceki gelişimde bu meydanda çok vakit geçirmiştim. Aradan 15 yıl geçmiş olmasına rağmen hemen hemen her şey aynı.

Meydandaki Rembrandt heykelinin önünde bulunan bronz heykeller çok güzeldir. Sanatçının bir resminden (Gece Devriyesi) esinlenerek yapılmış oldukça gerçekçi, hoş heykellerdir.

Müzeler Bölgesine giden cadde üzerinde çok güzel galeriler var. Vitrinlerdeki resim ve heykellere bakmadan geçmek olanaksız. Bu şehir insanı sanatçı yapar. O kadar güzel, o kadar estetik bir dokusu var ki. Üç yüz beş yüz yıllık nefis evlerin oluşturduğu tarihi dokudan etkilenmemek elde değil. Üzerine bir de Avrupa'ya özgü refah ve özgürlük duygusunu ekleyince sanat yapmak için biraz çamur, birkaç tuval yeterli sanki.:))

Rijk Museum tarafından " I amsterdam " yazısına doğru ilerledik. Yazının önünde insanlar fotoğraf çekmek için kuyruk oluşturmuş. Bu kadar basit bir reklam yazısının böylesine tarihi bir şehirde en çok fotoğrafı çekilen obje olması "pop" un gücü bence.

Neyse ki erken gelmişiz. Bugün cumartesi. Öğlen saatlerinde burada fotoğraf çekmek çok zor olurdu.

Bu bölgede biraz vakit geçirdik. Ama kusura bakmayın iki günlük Amsterdam gezimize müze ziyareti dahil değil. Biz sadece bölgede takıldık.:))

Van Gogh müzesi tarafından Van Baerle caddesine çıkınca tesadüfen çok güzel bir mekan bulduk. Simon Meijssen Bakkerij meğer çok ünlüymüş. Adından da anlaşılacağı üzere burası pasta-börek satan güzel bir yer. Burada biraz kahve molası verdik.

Bisikletin en yoğun ve efektif kullanıldığı yer Amsterdam'dır. Trafik bisiklet yolları düşünülerek düzenlenmiş. Bisiklet yollarının kendine özgü trafik ışıkları var. Nüfustan daha fazla sayıda bisiklet var. Şehir dümdüz olduğundan bisiklet kullanırken fazla efor da sarfetmeye de gerek olmuyor. Sakin sakin pedal çevirirken etrafı seyrederek tüm şehri gezmek mümkün. Bisiklet kiralayarak şehri gezen çok sayıda turist var. Bu kadar çok bisikletin olduğu memlekette en çok işlenen suç kuşkusuz bisiklet hırsızlığı. Yanlış okumadıysam yılda çalınan bisiklet sayısı 500 bin civarında.

Hollanda peynirleri ile dünyada yeterince ün yapmış. Ülkemizde 700 çeşit peynir üretildiği söylenir ama ne yazık ki pazarlama sıkıntılı olunca Kars peynirine İstanbul'da ulaşmak mümkün olmayabiliyor. Müzeler bölgesinden dönüş güzergahımız üzerinde ünlü peynir mağazalarından biri olan  Henry Willig Cheese'e rastlayınca içeri daldık. Her çeşit peynirin önüne bir tabak tadımlık koymuşlar. Biraz peynir atıştırdık ama alışveriş yapmadık.

Amsterdam'ın çiçek pazarı da çok güzel.Pazarın başrolünde laleler var. Ancak bu şehirde hafif uyuşturucu serbest olduğundan marihuana yetiştirmek isteyenler için başlangıç setleri de gayet ucuza satılıyor.

Neredeyse her sokakta bulunan "Cafe Shop" larda marihuana içmek serbest. "Cafe Shop" ların önünden geçerken kesif koku hemen dikkat çekiyor. Yasal olarak sadece buralarda içmek serbest ama sokakta da da içen çokça kişiye rastlamak mümkün. Bu durum herkes tarafından kanıksanmış.

Acıkınca karşımıza çıkan pazar yerlerinden birindeki peynirci tezgahına yanaştık. Tadı hoşumuza giden peynirden 100 gram kadar kestirip yandaki tezgahtan da nefis baget ekmekçikleri alınca toplamda 3 euroya karnımızı doyurduk. Pazar ortamı çok da keyifliydi.

Bu ayaklar bizden hesap sormaz umarım. Ama bu şehir de en güzel yürüyerek geziliyor. Yürüye yürüye Dam Meydanına vardık. Meydanın doğu tarafından teknemizin olduğu yöne, doğuya doğru gidince Amsterdam'ın bir başka kendine özgü özelliği olan "Red Light" bölgesine çıkıyorsunuz.

Burası dünyanın en turistik genelev bölgesi. Şehrin ortasında, turist gruplarının gezdiği, evine ya da işine giden birçok insanın yolu üzerinde enteresan bir yer. Vitrinlerde kadınlar dekolte giysileri ile müşteri bekliyor. Sex shopları gezenlerin popülasyonu herhangi bir market popülasyonudan farksız. Bu durum da uyuşturucu gibi kanıksanmış.

Red Light ile Damrak caddesi arasında çok güzel yeme içme mekanları var. Burada gözümüze kestirdiğimiz bir Çin Lokantasına girdik. Şanslıymışız ki son masayı kaptık. Bizden sonra gelenler uzun süre masa boşalmasını beklemek zorunda kaldı. Tesadüfen çok güzel bir yer seçmişiz. Birer Pekin ördeği sipariş ettik. Koca porsiyonlarla gelen ördeklerimiz koca bir kap pilav ile servis ediliyor. Birer de içecek söyledik. Ben Çin çayı tercih ettim. Toplam 28 euro hesap geldi.

Bugün çok yürüdük. Bu ayaklar bizden hesap soracak. Neyse... belki de ayaklar yürümeyenlerden hesap sorar.

Gece yarısına doğru kendimizi teknemize attık. Sabah kahvaltıya en erken kalkan yine bizdik. Dönüş uçağımız öğleden sonra 2 de. Sakin sakin kahvelerimizi içip kahvaltımızı da yaptıktan sonra otel görevlisi ile vedalaştık.

Dışarıda çok güzel, sakin bir atmosfer var. Keyifli bir yürüyüşle Central Satation'a vardık. Biraz alışveriş biraz kahve keyfi derken Amsterdam'da bize ayrılan sürenin sonuna geldik.

Yaklaşık 1.600 TL gibi bir maliyetle son derece güzel, sakin ve huzurlu bir hafta sonu geçirmiş olduk.








26 Eylül 2013 Perşembe

KIBRIS

Tam 7 yıldır her çarşamba akşam yemeklerinde buluştuğumuz bir arkadaş grubumuz var. Yemekte pek iş konuşmamaya gayret eder, genelde kahkahası bol soft bir akşam geçiririz.  Yaklaşık iki ay kadar önce bir çarşambayı Kıbrıs'ta yapma fikri ortaya atıldı. Kime itiraz etmedi. Nasılsa daha iki ay vardı. Hakan bey biletleri de alınca plan ete-kemiğe büründü, hayal gerçeğe döndü.

İki ay çabuk geçti. Günümüz geldi. 27-29 Eylül tarihlerinde Kıbrıs'tayız. Bir minübüs ayarlandı. Otel, akşam yemekleri, her şey planlı. Amaç iki gün dinlenmek, adanın yerel yemeklerinin tadına bakmak.

17:05 uçağı ile Ercan Havaalanına uçuşumuz 1 saat 5 dakika sürdü. Havaalanında kalacağımız otelin sahibi bizi minibüsü ile bekliyordu. Tanışma faslından sonra Lapta da bulunan Otel Lapida'ya geçtik. Odalarımıza yerleşip otelin bahçesinde bizi hazır bekleyen soframıza geçtiğimizde hava kararmıştı.

Otel çok güzel. 15 odalı bir aile işletmesi. Sahibi Fetti Bey aynı zamanda profesyonel turizm rehberi.

Birkaç yaşlı İngiliz aile dışında otelde bizden başka kalan yok. Bahçe yemyeşil ve muhteşem kokulu çiçeklerle dolu. Otelde yemeklerini Fetti Bey'in annesi hazırlıyor. Soframızdaki meze çeşidi yirmiden fazla. Mezeler ve ana yemeğimiz kuzu fırın çok lezizdi.

Geç saatlere dek süren yemeğimizi Hakan Bey'in Kıbrıs'ta yaşayan arkadaşı İdiris Bey ve Fetti Bey'in doyumsuz sohbeti renklendirdi. Fetti Bey Kıbrıs'ın yerlisi. Ataları Kıbrıs'a Venedik'ten gelmiş.

Sabah erken kalktım. Saaat 7:00 olmasına rağmen otelin bahçesindeki havuzun suyu soğuk değildi. Daha Güneş doğarken ben de havuzdaydım. 8:30 da kahvaltıya oturduk. Kahvaltıda Fetti Bey'in annesinin yaptığı reçeller son derece lezzetliydi.


LEFKOŞE

Minübüse doluşup Lefkoşe'ye yola koyulduk. Mesafe 40 kilometre. Lapta Beşparmak dağlarının kuzeyinde. Lefkoşe'ye giderken Beşparmak dağlarını aştığımızda karşımıza çok büyük bir ova çıktı.  Yollar sakin. Tüm adanın nüfusu 300 bin civarı. Trafiğin soldan akması bize garip geldi. Dağları aşarken her virajda karşımıza çıkan araba ile kafa kafaya çarpışacağımız hissine kapılıyorum. Yol boyu sıkı sohbet genelde Kıbrıs sorunu etrafında dönüyor.

Lefkoşe Kıbrıs'ın başkenti. Ortadan ikiye bölünmüş. Türk tarafında 50 bin civarında insan yaşıyor. Yeşil hattın ucunda Yiğitler Burcu parkına gittik. Park son derece bakımsız. Belediyecilik hizmeti çok zayıf. Rum tarafı ile aramızda son derece sıradan bir tel örgü var. Tel örgünün öte yanı Güney Kıbrıs. AB üyesi. Saçma sapan bir sınır, saçma sapan bir ayrılık. Karşı tarafta adamın biri kafeteryanın bize bakan masalarından birinde bir şeyler içiyor. Oda muhtemelen bize bakıyor. Okula giden bir çocuk, köpeğini gezdiren bir kız. Aramızda görünürde yapı marketlerde metresi üç liraya satılan sıradan bir tel örgü gerçekte ise politikanın görünmez çelik duvarları var.

Yiğitler Burcundan Büyük Han'a geçtik.Osmanlı İmparatorluğu döneminde yapılan handa çok sayıda el sanatları, hediyelik eşya ürünü satan dükkan var. Avluda güzel bir köşe bulup birer meyve çayı içtik. Hanın çok yakında Selimiye Camii olarak da anılan Saint Sophia Katedrali  var. Ktedral nasıl cami olarak da anılır demeyin. Bu güzelim adayı bölen politikanın kötü sonuçları bunlar. Katedralin bir tarafına bir minare yerleştirilmiş, içi beyaza boyanmış, heykellerin kafası kırılmış, kıbleyye göre de çapraz tarafa bir mihrap yapınca katedral, olmuş cami. Keşke bu işlere girilmese ve bu güzelim yapı müze olarak korunabilse... çok daha iyi olurmuş.

MAGOSA

Her ne kadar çocukluktan beri "Magosa" desek de burada herkes yumuşa g ile, " Mağosa" diye telafuz ediyor. Lefkoşe'den yola çıktığımızda öğlen saatleriydi. Yemek için düşünülen yer Mağosa'da. Lerfkoşe'den mesafe yaklaşık 70 km. Yemekten önce Mağosa'nın en önemli turizm bölgesi olan Salamis Harabelerini ziyaret ettik.

Salamis Antik Kenti deprem sonrası göç eden halk tarafından kurulmuş. İstisnasız tüm heykellerin kafası kopartılmış. Heykeli bütün olarak taşımaktansa değerini koruyan kafa kısmını taşımak daha mantıklı gelmiş olmalı. Salamis'in Milattan Önce 11. yüzyıla dek uzanan bir tarihi var. Fetti Bey profesyonel rehber olması nedeni ile bize detaylı detaylı anlatıyor. Ama biz acıktık:)) Herkes bir an önce yemeğe oturmak istiyor.

Yemek için seçilen yer mükemmel. Denize sıfır çok güzel bir restaurant. İçecek hariç 5 çeşit mezesi ile Kıbrıs köfte veya tavuktan oluşan ana yemek kişi başı 25 TL. Kıbrıs'ta TL kullanılıyor.

Yemekten sonra Maraş Bölgesine geçtik. Burası 1974 öncesi Akdeniz'in en ünlü tatil bölgesi iken yapılan anlaşmalar ve diplomasinin başarısızlığı sonucu kullanım ve iskana kapatılmış bir hayalet şehir. Birleşmiş Milletler kontrolündeki tampon bölgede kalan Maraş bence diplomasi tarihine kara leke olarak geçmesi gereken bir vaka.

Koca koca otel binaları kendi haline bırakılmış ve kırk yılda enkaza dönmüş. Hemen dibinde plajda insanlar denize giriyor. Son derece güzel bir plajın hemen arkasındaki bu bölgeye girmek kesinlikle yasak. İçeride Türk tarafına ait bir orduevi var. Orduevinin yanında da bir kız öğrenci yurdu. Bunların mensupları dışında kimse içeriye giremiyor. 1974 öncesi dönemde bu bölgede Richard Burton. Elizabet Taylor, Raquel Welch gibi ünlülerin yaşadığı düşünüldüğünde bölgenin ne kadar lüks olduğunu daha kolay anlayabiliriz.

Maraş Bölgesinden Saint Nicholas Katedraline, namı diğer Lala Paşa Camiine geçtik. Hikaye aynı. Gotik mimarinin çok güzel örneklerinden olan katedrale minare operasyonu ile Lala Paşa Camii yapılmaya çalışılmış.

Lala Paşa Camisinin olduğu bölgede Namik Kemal'in zindanda tutulduğu ev de var. Ev müze haline getirilmiş. Namık Kemal hücrede bir süre kaldıktan sonra şehrin valisi kendisini evin üst katlarında kalmasına izin vermiş.

GİRNE

Akşama doğru Girne'ye geçtik. Tekrar Beşparmak Dağları' nın kuzeyindeyiz. Girne büyük, güzel bir şehir. Merkez oldukça kalabalık. Merkezdeki bir dükkanda biraz alışveriş yaptıktan sonra limana doğru yürüdük.

Liman bölgesi de oldukça hareketli. Restaurantlar, kafeler, güzel bir mendirek... Liman içinde güzel tekneler. var. Kıbrısın Türk bölgesinde marina Karpaz'da. Girne Limanda tek tük yelkenli tekneler var.

Limanda bir şeyler içtikten sonra Lapta'ya otelimize döndük. Otelde 1 saat kadar dinlendikten sonra hava kararmaya yüz tuttu.

Akşam yemeği şehri yukarıdan gören bir yerde ayarlanmış. Masada envai çeşit meze var. Folyoda ısıtılmış zeytinden kaburgaya, buzlu bademden kelleye kadar hilafsız otuz çeşit meze geldi gitti. Yemekler yavaş yavaş geliyor. Önce birer kıbrıs köftesi sonrasında şiş, öylece mütemadiyen yeniyor. Cumartesi akşamı olduğu için mekan dolu. Geç saatlerde gitar ve org yirmi sene öncesinin anavatanda meşhur parçalarını çalmaya başladı. Kıbrıs müzik konusunda Türkiyeyi yirmi sene geriden takip ediyor.

Arka masamız yirmili yaşlardan oluşan on kişilik bir genç masası var. Gençler viskiden rakıya geniş bir yelpazede bol miktarda alkol tüketmelerine rağmen hiçbir taşkınlık, hiçbir kabalık göstermeden eğlenceye eşlik ettiler. Diğer tüm masalar ailece eğleniyordu.

Gece yarısı olmadan kaktık. Kıbrıs kumar turizmi ile ünlü. Bir casino görmeden olmaz dedik ve ünlü bir otelin casinosuna gittik. Oynamadı demesinler diye kollu makinelerde birkaç kuruş kaybettikten sonra oteli döndük.

Sabah uzun kahvaltı ve kahve faslından sonra  bavullarımızı topladık. Dönüş uçağımız 15:05. Yolda önce şehitliğe uğradık. Nöbetçi askerin sunumundan sonra bir süpermarketten  hellim peynirlerimizi de aldıktan sonra Ercan Havaalanında Fetti Bey ve Doktor İdris Bey ile vedalaştık. Sağ olsunlar bizi çok iyi ağırladılar.

Kıbrıs'a tekrar gelinir. Aslında bu zamana dek nasıl gelmediğime şaşıyorum. Rahat ve ucuz bir ülke. Yaz dayanılmaz olabilir ama sonbahar ve ilkbahar için mükemmel bir tatil yöresi.








7 Temmuz 2013 Pazar

ADRİYATİK GEZİSİ

Tatil planı yapmak kolay değilmiş. Uzun süre tekne sahibi olduğumuzdan yaz planımız da belliydi. Tekneyi satınca tatil planı yapmakta biraz bocaladık. Önceleri arabayla Helsinki'ye kadar gidip orada 1 hafta kadar kalarak kuzeyi tanımaya çalışmak fikri cazipti. Ancak sonra yolun uzunluğu ve yol güzergahının çok hareketli olmaması nedeni ile bu bölgeyi başka zamana erteledik.  Yine arabayla Adriyatik Bölgesinde takılmaya karar verdik.

Plana göre çıkışımız 19 Temmuz. İlk gece Sofya, ikinci gece Belgrad'da geceleyip Hırvatistan'ın İtalya sınırına yakın kıyılarında, Medveja adlı bir tatil yöresinde konaklamayı düşünüyoruz. Buraya kadar kalınacak yerler ayarlandı. Medveja'da deniz kenarında güzel bir camping de konforlu bir bungolowda kalacağız. Fotoğraflar çok güzel, gerçeği fotoğrafların yarısı olsa bile iyi. Yukarıdaki foto kampın yukarıdan görünüşü.


Hırvatistan'dan sonrası için belirli bir plan yok. Niyet İtalya'nın yukarı taraflarında biraz takılmak. Her ihtimale karşı arabaya çadır ve uyku tulumlarımızı da atmayı düşünüyoruz.

Hareket

Sabah 5 gibi hareket ettik. Yolda güneşin doğuşu bize heyecan verdi. Köprüyü ve İstanbul'u çok rahat geçtik. Kapıkule sınır kapısına vardığımızda saat daha 10:00 olmamıştı. Gümrük, polis, para bozdurma, kuyruk derken kabaca 12:00 ye doğru Bulgaristan yollarını ezmeye başladık.

Bulgarda mazot ucuz. Kırmızıya yaklaşan depomuzu yaklaşık 120 TL ye denk bir paraya fulledik. Yolda gps açık. Ancak gps ye rağmen otoban girişini kaçırınca devlet yolundan devam ettik. Bu yol tek şerit gidiş gelişli. Etrafı izlemek açısından güzel ama alamancı trafiği oldukça yoğun. Bir yerden otobana geçmeye yeltendik ama köy yolu tabir edebileceğimiz bu yol anormal bozuktu. Yaklaşık 15 kilometreyi yarım saatte aşarak otobana ulaştık. Otobanda ufak bir yemek molası sonrası 14:30 civarı Sofya'ya dahil olduk.

BULGARİSTAN-Sofya

Otelimize bayıldık. Bunlarda daha önce hiç kalmamıştım. Easy Hotel. Odalar küçük ama konsept çok güzel. Oda başı 19.Euro ödedik. İnternet 2 euro. İstersen kapalı garajı var o da 4 euro.

Biraz dinlendikten sonra akşam sokağa çıktık. Bir hata yaptık ve merkeze arabayla gittik. Hatanın ne olduğu az sonra anlaşılacak.

Merkezde bir ara sokağa arabayı parkettik. Yürüyerek şehrin en hareketli mekanlarından olan Vitosha Bulvar'a gittik. Bizdeki Beyoğlu misali yürüyüş ve yeme içme mekanlarının çok olduğu, trafiğe kapalı bir alan. Burada 4-5 saat takıldık.
Bulvarın bir ucunda Sky Plaza diğer ucunda Hacı Nedelja Kilisesi var.Müzik yapanlar, junglörler vakit nasıl geçiyor belli değil. Sofya ucuz. Büyük bir pizza ortalama 10 TL ye denk geliyor.

Akşam hava karardığında bize de günün yorgunluğu çöktü. Arabaya döndüğümüzde korktuğum başıma geldi. Arabayı çekmişler. Hata dedim ya. Tabelalara dikkat etmedim. Oysa sokakta 2 saatten sonrası için uyarı tabelası varmış. Neyse arabayı parkettiğim yerin 20 metre ilerisindeki barda oturan gençlerden biri otoparkı arayıp durumu netledikten sonra bize taksi çağırdı. Taksiyle yaklaşık 5 TL ye otelden meydan kadar mesafe gittik ve otoparka ulaştık. İkinci hatayı anlamışsınızdır. Taksi çok ucuz, arabayla uğraşmaya hiç gerek yokmuş:))

Bu dikkatsizliğin bize maliyeti yaklaşık 100 TL. Önemli değil. Her zaman her yerde başa gelebilecek birşey.

SIRBİSTAN- Belgrad

Gece çok iyi uyuduk. Sabah 8 gibi yola koyulduk. Sırbistan sınırı Sofya'ya yakın. Bulgar'dan çıkıp Sırp'a girmek oldukça hızlı ve kolay oldu. Cepteki levaları dinar'a çevrip üzerine biraz da euro-dinar hareketi yapınca cep para doldu. Dinar bizim eski TL gibi.:)

Arabada oto buzdolabı olması çok iyi oldu. Yolda küçük bir marketten biraz alışveriş yaptık. Evden getirdiğimiz zeytinlerde dolapta. Yol kenarında güzel bir park yerinde sofrayı kurduk. Portatif masa ve sandalyelerle sofraya kurulmamız iki dakikayı geçmedi. Yolda Türk sürücülere hizmet veren çok sayıda mekan var. Bunların birinden kahve kupalarımızı çayla fullemiştik. Demleme çay, zeytin, peynir, dünden kalan iki dilim pizza, bahçemizden domatesler ve bir paket kruvasanla kahvaltımız çok güzeldi. Tesadüfen masayı yabani bir erik ağacının altına kurmuşuz. Erikler de tam toplanacak kıvama gelmişler. Bir poşet de erik topladıktan sonra yola koyulduk.

Bu yol Niş'e kadar birkaç yıl önce motosiklet ile yaptığımız Balkan turunda geçtiğimiz yol.. Yolda çok sayıda Türk tırı ve alamancı var. Belgrad'a 14:00 civarı girdik. Otel nehrin karşı kıyısında. Son derece konuşkan bri resepsiyon görevlisi var. Bize süit bir oda verdi. Oda muhteşem. Jakuzi dahil her şey var. Elimize tutuşturduğu haritaya şehrin merkezini işaretleyen ve otobüsler hakkında bilgi veren resepsiyon görevlisi ağustos'ta Kuşadası'na tatile gidecekmiş.

Odaya yerleşip biraz dinlendik. Akşama doğru otelin yakınındaki otobüs durağından 96 numaraya bindik. Merkeze ulaşmamız 15 dakika sürdü. Otobüsler genelde eski. Kişi başı ödediğimiz para 1 euro civarı.

Otobüsün son durağı Belgrad'ın merkezi Republica meydanı. Meydandan kaleye giden geniş bir cadde var. Belgrad'ın istiklal caddesi de burası. Trafiğe kapalı olan bu cadde Belgrad'ın piyasası. Cadde kale ile Pepublica meydanını birbirine bağlıyor.. Kale son derece bakımlı. Etrafında tenis kortları ve basketbol sahaları var.. Parktan  nehir manzarası gayet güzel.. Sava ve Tuna nehirleri Belgrad'da birleşiyor. Parktaki satranç masalarında çok iddialı maçlar yapılıyor. Belgrad Sofya'ya nazaran daha gelişmiş, daha görülesi bir şehir.

Fiyatlar makul. Karın doyurma kişi başı 15 TL civarına halledilir. Civarda geç saatlere dek takıldıktan sonra bir şeyler atıştırıp 96 numaralı otobüsle otelimize döndük.

Kahvaltı sonrası yola koyulduğumuzda saat tam 8:00 .di. Bugün Medveje’ye campinge ulaşacağız. Yolumuz üzerinde Zagrep var. Öğle molası için Zagrep’i hedefliyoruz.

Sırbistan Hırvatistan sınır geçişi 15-20 dakika sürdü.. Sınırdan önce cepteki Sırp paraları ile arabanın deposunu  doldurduk.

Her gün başka bir ülke her gün başka para işi biraz karışık gibi ama ilk alışverişte mevzu anlaşılıyor.

Sırbistan da genelde sırp dinarı kullanılıyor. Otel, restaurant  vs gibi yerler euro kabul etse de euro her yerde geçmiyor. Hırvatistan’da ise otoyol geçişlerinde bile fiyat euro ve Hırvat Kuno su olarak yazıyor. Otoyol demişken; Hırvatistan’da otoyollar pahallı. Sınırdan Zagrep’e kadar 16 euro tuttu. Aynı mesafe Sırbıstan’da  6 euro civarı.
Şehirler ve yollar batıya gittikçe düzeliyor. Hırvatistan artık tam Avrupa gibi.

HIRVATİSTAN-Zagrep

Öğlen 12:00 de Zagrep’e girdik. Bir şehre arabayla ilk defa giriyorsanız “center” tabelalarını takip edin. Sizi mutlaka güzel bir yere ulaştırır. Biz “center” tabelalarını takip ederek Kral Tomislava Meydanına ulaştık. Hiç strese girmeden meydandaki kapalı otoparka aracımızı parkettik.  Günlerden Pazar olduğu için meydanda birkaç turist kafilesi ve ağaç altlarında oturan, kitap okuyan gençlerden başka kimse yok.  Aslında birbiriyle bağlantılı birkaç meydandan oluşan bir bölge burası. Her tarafta asırlık çınar ağaçları var.

Bir saat kadar gezdik, fotoğraf çektik, Zagrep tren istasyonunda takıldık. Çok fazla yemek seçeneği olmadığından karnımızı metro girişindeki fastfood dükkanlarından birinde doyurduk. Otopark ücreti yaklaşık 2 saat kadar 1.5 euro gibi bir rakam tuttu.

Zagrep ten Adriyatik kıyılarına ulaşımı sağlayan yol nispeten kalabalık. Yaklaşık 2 saatlik bir yolumuz var. Yol Adriyatik boyunca uzanan Alplerin devamı dağlardan geçerek denize ulaşıyor. Alabildiğine ormanlık, her taraf yemyeşil. Yol boyunca çok sayıda tünel var.

Medveja

Kıvrıla kıvrıla denize ulaştık. Opatije’de denize sıfır giden bir yola girdik ve Medveja ‘ya denize  dik inen kayalıklar üzerine kurulmuş güzel güzel evlerin arasından geçen daracık yol ile ulaştık. Medveja Autokamp hemen yolun kenarında. Yolun üzerine bungolov, karavan ve çadırlar yerleşmiş, yolun hemen altı deniz. Kamping sırtını dağlara yaslamış. Aynı Olimpos gibi.

Resepsiyondan anahtarımızı aldık. 58 numaralı bungolowumuz fotograflarındaki kadar güzel. Girişi salon, mutfak, yanlarda birer odası var. Her odanın duşu wc.si ayrı. 4 kişi için ideal. Her türlü mutfak araç gereci var. Ben en çok kahve makinesıne sevindim.

Etrafı dolaştık ve biraz mutfak alışverişi yaptık. Marketteki kasiyer Türk olduğumuzu öğrenince birkaç Türkçe kelime kullandı. Buraya kadar herkes biraz olsun Türkçe ile alakalıydı. Denizin bir bölümü şezlongcularca parsellenmiş, bir bölümü serbest. Günlük şezlong kirası 5 euro. Pazar günü olduğundan olsa gerek deniz çok kalabalık. Umarım yarın sakinleşir. Kalabalığa rağmen deniz pırıl pırıl. 


Kuş sesleri ile sabahın 7 sinde uyandım. Hiç vakit geçirmeden havlumu alıp denize indim. Su çok güzel, Sakin, serin ve tertemiz.  Bungolowun verandası sabah gölgede kalıyor. Kahvemi içerken bizimkiler uyandı. Marketten aldığımız siyah sallama çayı kahve makinesinde demleyerek sabah kahvaltımızı hazırladık. Kahvaltı sonrası kitap vs. derken  saat öğleden sonrayı buldu. Hiçbir şey yapmadan da vakit geçiyormuş.  

Denize inmeden önce dağlara doğru kısa bir yürüyüş yaptım. Kaldığımız tesisin sonunda birkaç güzel ev var. Evlerin oralarda bir yürüyüş parkuru tabelası gördüm. Dağa doğru çıkan daracık, dik bir patika. Tabelada 50 dakikalık bir parkur olduğu yazıyor.

Akşam saatlerinde bir gün öncesinden gözümüze kestirdiğimiz yerden denize girdik. Şezlongların olduğu bölge hiç bize göre değil. Bedava da olsa dip dibe şezlongları tercih etmem doğrusu.

Akşam yemeğine marketten aldığımız et ürünleri ile barbekümüzü yaptık. Her bungolowun bir barbekü teşkilatı var.

Ertesi sabah da klasik deniz, kahve ve kahvaltı hareketinden sonra Figen ile çantalarımızı hazırladık. Bu kadar sakinlik bize yetti. Dün gördüğüm yürüyüş parkurunu denemeye karar verdik. Doğa her zamanki gibi interneti tercih etti. İyi ki de bizimle gelmemiş yoksa yarı yoldan dönerdik.

Yol oldukça dik ve taşlı daracık bir patika. Ben dağın ortalarında bir yere ulaşıyor sanıyordum, meğer dağın tepesindeki Lovranska Draga adlı bir köyün ilerisindeki şelalede bitiyormuş. Buraya 50 dakikada çıkanın alnını karışlarım. Tamam birkaç genç tip yolda bizi geçti ama inerken saat tuttum iniş bile 1 saati geçti. 

Yoruldukça soluklanarak köye ulaştık. Köyün çeşmesinde elimizi yüzümüzü yıkayıp su ikmali yaptıktan sonra 15 dakika daha yürüyüp parkurun sonundaki şelaleye ulaştık. Şelale kurumuş. Biz de tahta masaya ismimizi kazıdıktan sonra yanımızda götürdüğümüz sandviçler ile elmamızı mideye indirip inişe geçtik. 


Dağ bizi yordu. Biraz kestirdikten sonra kendimize gelebildik. Sözde 5 gün yatıp dinlenecektik. Yıllarca tekneyle tatil yapınca yan gelip yatmayı unutmuşuz. Tatil yan gelip yatma yeri değildir :)

Sabah denize giren fazla kişi yok. Ben, ihtiyar bir adam ve plajda yer kapmak için 4-5 havlu ile gelip havlularını seren kadın. Her sabah 7 de üçümüz düzenli olarak denizdeyiz. 

Bu arada tesiste sirkülasyon devam ediyor.  Yakınımızdaki bungolowların sakinlerinin çoğu değişti. Müşteri profili şöyle; yakın ülkelerden Slovenya, İtalya gibi gelen çok tatilci varsa da plakalarda Alman ve Hollandalı ağırlığı göze çarpıyor. Burası kuzey ülke insanlarının sıcak denizlere ulaştıkları en yakın bölgelerden biri. Yan komşumuz ve karşı komşumuz Hollandalı. Fazla muhabbet ettiğimiz söylenemez ama birbirimize gülümsemeyi ve selam vermeyi ihmal etmiyoruz.

Dolapta malzeme boşaldıkça marketten alışveriş yapıyoruz. Markette en çok gördüğüm kasiyer 60 yaşlarındaki  İvan. Her gidişimde önce almanca bilip bilmediğimi soruyor,” hayır” deyince de” tejekkur ederim” diyerek gülümsüyor.

Fiyatlar makul. Türk Lirası olarak yaklaşık birkaç örnek vermek gerekirse; karpuzun kilosu 1 liradan ucuz, dana kıymadan nefis köftenin kilosu yaklaşık 15 lira, bira ortalama 2, 3 lira, yarım kiloluk tuzlu fıstık içi yaklaşık 5 lira, domates kilosu 3 lira civarı.

Çok güzel karavanlar var. Avrupa’da karavan turizmi çok yaygın.  Çadırda konaklayan da çok insan var.Lüks arabaları ile gelip çadırında kalan çok tatilci var. Fakat benim favorim üç tekerlekli iri chopper tarzı motosikleti ile küçük bir karavan çekerek  gelen alman çift oldu.


Burası dinlenmek için gayet iyi oldu. Aslında üç gün de yetermiş ama benim 5 günden de şikayetim yok. Son gün ara ara yağmur  yağdı. Yağmur sonrası toprak kokusu çok güzel. Yol boyunca birkaç saatlik bir yürüyüş yaptık.. Çok güzel bir koya ulaşan küçük bir patika keşfettik. Yağmur fazla şiddetli değil.Çok güzel bir atmosfer.  Uzun zamandır yağmurda denize girmemiştim. İyi geldi.  Yarın buradan ayrılacağız. Niyetimiz İtalya’nın Venedik, Floransa ve Pisa şehirlerini ziyaret ettikten sonra dönüş güzergahını planlamak.

SLOVENYA

Sabah bungolowumuzda kahvaltımızı yaptıktan sonra kahve kupalarımızı doldurup yola koyulduk. Slovenya sınırı yakın buradan giriş yaptıktan sonra yolda “Welcome İtaly” tabelasından İtalya’ya girdiğimizi anladık. Slovenya üzerinde kat ettiğimiz yol yaklaşık 40 kilometre.  Bu ülke hakkında pek bir izlenim edinemedik doğrusu. Anladığım kadarı ile gerçek Avrupa Birliği’nin giriş kapısı Slovenya. İtalyanlar sınırı teslim etmiş.

İTALYA- Venedik

Venedik köprüsünden şehre doğru ilerlerken saat öğlen civarıydı. Girişte arabayı bir otoparka bıraktıktan sonra şehre daldık. Venedik dünyanın en turistik şehirlerinden biri.  Her ülkeden turist buraya akın etmiş. Ancak pek Türk turiste rastlayamadık.

 Tabelaları takip ederek San Marco meydanına ulaştık. Daracık sokakları, eski evleri, duvarlarda asılı çamaşırları ile Venedik kimseye aldırmadan kendi hayatını yaşıyor gibi. Ne kadar ömrü varsa artık...
Yorulunca bir cafede kahve molası verdik. Pizza, dondurma, Grand Canal derken Venedik bitti sayılır. Bir an tereddüt ettim ama yok arkadaş gondola 80 euro vermek zoruma gitti. 10 metrelik yelkenli teknede beş yaz geçirdikten sonra gondolla (kayık) bir saatlik gezinti bizim için değişik değil.

Venedik son derece fotojenik bir şehir. Bol bol fotoğraf çektik. Biraz da alışveriş derken güneş akşama devrildi. Biz de otoparka 16 euromuzu ödeyip yola koyulduk.

Venedik’ten güneyde, Adriyatik kıyılarında Porto Garibaldi de önümüze çıkan ilk güzel görünümlü kampinge girdik. Biraz lüksmüş. Dört yıldızlı. İki gece için totalde 100 euro ödedik. Yüzme havuzu da var ama sonradan fark ettik ki hikaye. Havuz günde 4 saat kadar açık kalıyor. Deniz de pek iyi değil. Git git su ayak bileklerinde. Neyse ki burada uzun kalıcı değiliz.

Kamping Alman dolu. Bence Almanlar  dünyanın en gezenti ulusu. Japonlarla yarışırlar kesin. Gezmeleri iyi ama insani ilişkileri soğuk. Pek göz göze gelmiyorlar. Akşam kampı dolaşırken Doğa ile her karşılaştığımıza “Hi” dedik. Birçoğu şaşkınlıktan ne yapacağını bilemedi J)

Floransa- Pisa

Sabah yakındaki bir büfeden sıcak su ayarladım. Sallama çay ve dolaptaki malzemelerle kahvaltımızı yapıp yola çıktık.

Gps denen alete çok fazla güvenmeyin. Her daim harita ile kontrolde fayda var. Gps Floransa güzergahında da çuvalladı. Aslında iyi de oldu. Otoyol olmasına rağmen bizi ısrarla 67 numaralı karayoluna götürdü. Hiç direnmedim. Bu yolları her zaman sevmişimdir.  Bu yol da gayet eğlenceli. Po nehrinin suladığı verimli topraklardaki üzüm bağları arasından, asla göremeyeceğimiz kasaba ve köylerden geçerek dağlara vurduk.  Dağlarda yol çok dik ve virajlı bir hal aldı. Yol boyunca çok sayıda bisikletli ve motosikletli gördük. Müthiş güzel bir coğrafya, ama ortalama süratimiz 40-50 km.

Öğlen saatlerinde Floransa’ya girdik. Ponte Vechio civarını yine 8 yıl önce Murat ile bulduğumuz  gibi çok kolay buldum. Otoparka arabayı parkettik ve kendimizi heykellerin kucağına attık. Bu şehirleri tarihte bu kimliklere büründükleri dönemlerde hayal ettim. Ne görkemli yıllar yaşanmış.

Catedral civarında da biraz takıldıktan sonra otopark civarında ayaküstü atıştırıp 18 euro park ücretimizi ödeyip Pisa yoluna düştük.

İtalya’da benzini kendiniz alıyorsunuz. İstasyonlarda genelde sistem şöyle. Pompaların yanında  otomat benzeri bir alet var. Ne kadar almak istiyorsanız o kadar parayı makineye  veriyorsunuz sonra da deponuza benzini pompalıyorsunuz. Kimseyle muhatap olmadan benzini alıp yola devam.

Pisa çok kolay. Tabelalar yardımı ile kuleyi bulunca iş bitiyor. Kule civarında bir saat kadar takıldık. Restoranlardan birinde çalışan Arnavut çocuk ile biraz sohbet ettik. Babası İstanbul’da kuyumculuk yapıyormuş.

Porto Garibaldi’ye dönüşü otobandan yaptık. Hızlı ve rahat ama paralı.

HIRVATİSTAN-KARADAĞ

Sabah teşkilatı toplayıp hareket etmemiz 8:30 u buldu.  Hırvatistan’ı kıyıdan gezip yavaş yavaş dönüşe geçeceğiz.

Yola çıktığımızda niyet Split idi. Otoyollar paralı demiştim ya, az para değil de ondan para lafı ediyorum. İtalya çıkışına dek 12 euro ödedik.  Hırvatistan’a girdikten sonra Rijeka’dan Split’e de 18 euro. Bugün toplamda 40 euro otobana gitti.

Split’te otobandan sahile indik. Mümkün olduğunca otoban tercih etmiyoruz. Ama sahil yolu çok yavaş. Saatte ortalama hız 60 ı geçmiyor.

Manzara çok güzel. Dalmaçya kıyıları dağların denize dik inişleri ile oluşmuş. Kıyı boyunca yol tek şeritli gidiş gelişli. Yol şartları kötü ama manzara güzel. Birkaç saat böyle gittikten sonra Gps in de ısrarı ile otoyola yöneldik. Berbat bir seçim yapmışız. Acayip dar, dik ve bir kenarı uçurum olan yollardan dağlara tırmandık. Ama Gps in dediği gibi otoyola bağlanan bir yol falan yok. Birkaç saat dağ köyleri dolaştıktan sonra sahile indik. İyi ki yanıma kağıt harita alıyorum. Eski alışkanlık. Bundan sekiz yıl önce sadece motorun ön çantasındaki harita ile avrupayı  motosiklet ile gezmiştik. Harita GPS den çok daha güvenilir.  

Bu bölgede sınırlar çok komik. Bugün İtalya’dan çıktık. Slovenya’dan geçtik Hırvatistan’a girdik. Hırvatistan’da Place’den sonra Bosna Hersek başladı, 20-30 km sonra tekrar Hırvatistan’a girdik.

Dubrovnik’e yaklaşık 40 kilometre kala Salona  yakınlarında yol kenarında gördüğümüz bir kampinge yerleştik. Akşam oldu. Bugün yaklaşık 900 Km yol yaptık. Kampa gecelik 16 euro ödeyeceğiz. Çok ucuz. Üstelik İtalya’daki kamptan daha da güzel. İki gün buradayız.

Dubrovnik-Kotor-Budva

Sabah 7 olmadan kalktım. Bu merak beni öldürecek. Arabaya atlayıp yola düştüğümüzde saba 8 civarıydı. Dalmaçya kıyılarından kıvrıla kıvrıla güneye doğru iniyoruz. Sahil manzaraları çok hoş. Sık sık fotoğraf için duruyoruz.  

Dubrovnik girişinde önce köprü gözümüze çarptı. Yolun sağına baktığımda müsait bir park yeri olduğunu gördüm.  Park yerine girip biraz şehri izledik. Müthiş güzel, müthiş etkileyici bir deniz şehri.  Deniz Dubrovnik’in her yerine girmiş. Kocaman bir cruise gemisi limanda
ama asla sakil durmuyor. Ortalıkta birkaç yelkenli. Şehre giren tekneler, şehirden çıkan tekneler… Gerçekten etkileyici bir manzara. Burada biraz kaldık.

Seyir noktamızdan hareket ettik ama gözümüz sürekli şehirden manzara arıyor. Bu şehri insana kaza yaptırır. Denize dik inen dağlara yapılmış dar yoldan küçük köylerden geçerek sınıra ulaştık.  Bundan sonrası Montenegro, yani Karadağ.

Sınır geçişimiz 15-20 dakika sürdü. Aslında kampımızdan Kotor’a mesafemiz 120 kilometre ama yol şartları bu mesafeyi 3 saate çıkarıyor. Kotor Körfezine ulaşınca körfezi boydan boya dolaştık. Bu bölge nispeten Türkiye’ye yakın olduğundan önümüzdeki yıllara tatil seçeneği olabilir. Bu nedenle biraz sindirmek istiyorum.

Kotor Körfez'i çok güzel.  Çok sayıda kalınacak mekan, çok sayıda kamp var. Karadağ’da euro geçiyor. Fiyatlar da makul.

Körfezi arabayla dolanıp Budva’ya kadar gittik. Budva için de olumsuz bir şey söylemek mümkün değil. Son derece turistik ve şık bir şehir.

Dönüşte körfezi dolaşmadık. En dar yerinden feribot geçişi var. 4,5 euroya ya karşıya geçtik. Dönüş yolunda trafik biraz daha seyrekti.

Kampın yakınında Salona’da yemeğimizi yedik. Kampın sahilinde geç saatlere kadar denizde günün yorgunluğunu atmaya çalıştık ama nafile, deniz daha da yordu.

Dönüş Yolu

Sabaha karşı yağmur sesi ile uyandım. Hemen dışarıdaki ıslanabilecek malzemeleri sağlama alıp tıpır tıpır yağmurda uyuduk. Yağmur başladığında yan tarafımıza gelen kalabalık grubu düşündüm. Çadırlarının ikinci katını örtmemişlerdi. Sabah ıslanan malzemeleri ile uğraşıyorlardı. Çadırı nizami kurunca yağmurun tadını çıkarmak mümkün yoksa eziyete dönebilir.

BOSNA HERSEK - Mostar

Toplanıp yola çıkmamız  8:00 i buldu. Bosna-Hersek'in denize ulaşan minicik parçasından sınır geçişlerimizi yaparak tekrar Hıvatistan'a, Hırvatistan'ın Metkovic şehrinden de Bosna-Hersek'e geçeceğiz. Metkovic'te yol çalışmaları nedeni ile bir noktada yol bitti. Birine yolu sorup manevra yaparken ihtiyar bir amca gelip arkadan dokundu. Aslında benim de kabahatim var çünkü ben de geri manevra yapıyordum.Neyse baktık bende çizik bile yok ama diğer arabanın çamurluğunda göçük oluşmuş. Adam fırsata çevirmeye çalışıp 100 Euro istedi. Şahidin yardımı ile 50 euroya anlaştık. Sigorta vs. ile uğraşmak işime gelmedi.

Bir şekilde yolu doğrultup sınır kapısını bulduk Tekrar Bosna-Hersek'e girip  Mostar'a yöneldik. Yol çok güzel. Tek şeritli ama zemin güzel. Bölge dağlık olduğundan ortalama  60-70 km civarında bir süratle seyrediyoruz.

Coğrafya son derece güzel. Her taraf yemyeşil orman. Göz alabildiğine yeşillik. Dağların arasından kıvrıla kıvrıla geçen yolumuza Mostar'dan da geçen müthiş güzel Neretva Nehri eşlik ediyor. Nehir yolda olağanüstü manzaralar oluşturuyor. Bir tarafta karayolu, arada bir ortaya çıkan demiryolu ve tertemiz, pırıl pırıl koca bir nehir.

Mostar'a öğlen saatlerinde ulaştık. Bosna-Hersek'te seyrederken karşımıza çok sayıda cami çıkyor. Birçok yerleşim yerinde hem cami hem de kilise var. Camilerin hemen hepsinde ayyıldızlı yeşil bayrak asılı. Mostar'da da hem cami hem de kilise görüntüsü hemen göze çarpıyor.

Tabelaları takiben old city'de bulunan tarihi köprüye ulaştık. Köprü yakınındaki otoparkın görevlisi Faik plakayı görünce kendi arabasını çıkartıp bize otoparkta yer açtı.

İçilebilecek berraklıktaki nehrin üzerine kurulu biblo gibi köprünün değişik açılardan fotoğrafını çektik. Çok sayıda Türk turist var.

Kahve 1, küçük su 2 euro. Tam turizm anlayışı. Ama kahveyi çok güzel yapıyorlar.

Mostar'dan ayrılıp yola koyulduk. Sarajevo yani Saraybosna üzerinden akşam saatlerinde Nis civarlarına olmak istiyoruz.

Yolda nefis dğ manzaraları ve kesinlikle İsviçre Alp görüntülerini aratmayacak doğa görüntüleri ile seyrederken Ostrazac adında bir şehir karşımıza çıktı. Burası son derece güzel. Neretva nehrin üzerinde oluşmuş şahane bir göl olan Jablanica Gölü etrafına kurulmuş olan bu şehirde kesin birkaç gün geçirmek gerek. Buraya tekrar gelmeliyiz. Evlerin birçoğunun balkonu rengarenk, kucak kucak çiçeklerle bezenmiş. Her taraf yemyeşil, göl pırıl pırıl, balık tutan, yüzen insanlar...

Güzel manzaralar eşliğinde ulaştığımız Sarajevo büyük, güzel bir şehir. Rotamız üzerinde Rogatica ve Visegrad var. Ancak bir noktada yol daraldı, gps te harita kayboldu. Bir köy evinin önünde durduk. Bahçede çalışan köylülere ve bir polise yolu sorduk. Hiç ingilizce bilmiyorlar ama 10 km sonra yolun Goradze yönüne saptığını ve 30-35 km sonra da Goradze'ye ulaşıldığını bir şekilde anladık.

Rotayı takip ettiğimizde yol daha da daraldı. Bildiğiniz tek arabalık dağ yoluna döndü. Son derece sık ormanda kıvrıla kıvrıla 45 kilometrelik yolu 1,5 satte aldık. Yukarıdan Goradze'nin görüntüsü son derece güzel. Ortasından Drina Nehri geçiyor. Bu yol yordu. Şehirde nehir kenarında bir restaurantta çok lezzetli yapılmış köfte ve gulaş ile karnımızı doyurduk ve biraz dinlendik.

Yol Drina Nehri boyunca devam ederek Visegrad sonrasında sınıra ulaşıyor. 5-10 dakikada sınırı geçip Sırbistan'a dahil olduk.

Uzice ve Cacak üzerinden Krusevac'a ulaştığımızda hava kararmıştı. Nis'i zorlmaya gerek yok, burada konaklamaya karar verdik. Aslında bugünkü güzergah 600 km civarıydı ama yolun tek şeritli olması ve ortalama süratin 70-80 km yi geçememesi nedeniyle 10 saati geçen bir yolculuk yaptık.

Krusevac'ta otel aramak için gps den yararlandık. Gps de iki otel çıktı. Biri yerinde yok diğeri ise merkezde koca bir otel. Otel Rubin. Burada gecelik 50 dolara üç kişilik bir odaya yerleştik. Kahvaltı dahil.

Eski Rusya'yı hatırlatan, aslında güzel ama son derece bakımsız otelin personeli çok iyi.

Sabah 9:00 gibi hareket ettik. Niş üzerinden "alamancı" güzergahına bağlandık. Buradan güzergah belli. Pirot, Sofya ve Plovdiv üzerinden Kapıkule. Bu güzergahta kayda değer birşey yoktu. Neredeyse Kapıkule yakınlarına dek bir yerde kaşar almak bir yerde de yemek için durduk.

Bulgaristan sınırına geçişimiz de sorunsuz ve çabuk oldu. Kapıkuleye vardığımızda ise yüzde doksanı gurbetçi araçlarından oluşan kuyruk önceleri bizi korkutmadı. Zira işlem yapan çok sayıda gişe vardı. Ancak her nedense geçtiğimiz her sınır kapısında 3-4 gişe ile kolaylıkla biten işlemler Kapıkule'de 10 civarında gişe ile bir türlü ilerlemiyordu. Bir ara bu durum kornalarla protesto edildi. Demek ki modern sınır kapıları yapmakla iş bitmiyor, bürokratik işlemler gösteriyor ki bölgenin son komünist ülkesi hala Türkiye.

Sonuç 

Bu gezimiz toplam 12 gün sürdü.
Toplamda 6.000 kilometreden fazla yol yaptık.
7 Ülke gördük.
Tam 17 kez sınır geçişi yaptık.
Bir günde 5 kez sınır geçtiğimiz oldu.
Yakıt için harcadığımız para yaklaşık 600 euro, konaklamaya ise yaklaşık 950 euro ödedik.
Diğer harcamalar ile 2.100 Euro kadar bir para harcamışız.






22 Mayıs 2013 Çarşamba

PRAG

Uzun zamandır istiyordum. İki saatlik yol nasılsa gideriz düşüncesiyle en az on yıldır ertelemişim. Kısmet bugüneymiş. Otel ve uçakla uğraşmadan uygun bir tur ayarlamak istedim ama olmadı. Ya tarihler ters ya da turun oteli şehrin çok dışındaydı. En iyi çözüm booking.com dan merkezde kahvaltı dahil otel ve THY den rezervasyon en ucuz turdan daha ucuza geldi. İki kişilik kahvaltı dahil 3 gecelik oda 350 TL. Türk Hava Yolları iki kişi gidiş-dönüş 1.500 TL. Kısmetse 21-24 Haziran tarihlerinde Prag'dayız.

İnternet dışında yıllar önce aldığım Müjdat Sönmez adlı bir yazarın "Sihirli Kentin Firarisi" adlı kitabını ve Berlitz'in Prag rehberini biraz karıştırdım. Şehir dışına çıkmaya çok niyetimiz yok. Bu durumda mutlaka görülesi yerlerin neredeyse hepsi otele yürüme mesafesinde.

Prag küçük bir şehir. Turistik olarak görülmesi gereken yerleri yarım günde görmek mümkün. Eski şehrin meydanı, Saat Kulesi, Charles Köprüsü, Nazım'ın cafesi Slavya, Kafka'nın evi, Kale, Yahudi Mahallesi, caz barlar vs vs. Her yer birbirine yürüme mesafesinde.

Niyetimiz hiç kasmadan, koşturmadan miskin miskin dolaşmak, yorulunca da altın şehir Prag'ı ortadan bölen Vltava  nehrinin kıyısında ya da daracık sokaklarda bir kafeye oturup dünyanın en lezzetli biralarının tadına bakmak.

Pilsener biraların kökeni Çek Cumhuriyetinin Plezen şehrine dayanır. Adını da buradan alır. Çekler dünyanın en çok bira tüketen ulusudur.

Doğa

Bu arada bir süredir zorlanarak da olsa satış kararı aldığım teknemiz Doğa^ya bir talip çıktı. 2008 yılından bu yana bize müthiş güzel günler yaşatan, başka bir yaşam tarzının olduğunun ve  öğretilen her şeyin dışında az kullanılmış bir yolun da olduğunu bize sürekli hatırlatan, birçok fırtınayı içinde güvenle atlatıırken bizi sarmaladığını düşündüğüm teknemizi hakkını vereceğinden emin olduğum sevgili Metin Dalman'a sattık.

Bir süre teknesiz bir yaşamımız olacak. Ama daha çok vakit ayırabileceğimiz koşullar oluştuğunda mutlaka tekneye dönüş yapacağız.

1. GÜN

Bugün 21 Haziran. Yılın en uzun günü. Uçak sabah 9:15 te kalkıyor. Prag Vaclav Havel havaalanına varışı 11:05. Prag'ta havanın neredeyse akşam 10:00 da karardığını düşününce bizim için daha da uzun bir gün olacağı düşüncesi ile uçağa yerleştik.

Rahat bir yolculuktan sonra çok güzel bir Prag gününe ulaştık. Prag Avrupa Birliği üyesi ancak kendi parasını kullanıyor. Havaalanında biraz pahalı bozduklarını düşünerek 100 euro bozdurdum.

Taksi ile şehre ulaşım 20 euro civarında. Ama ben taksiyi değil halk otobüsünü tercih ederek biraz çaba ile otobüs durağındaki makinadan iki adet tek yön bileti aldım. Kişi başı 32 kc. Çek Koruna' sını Türk lirasına çevirirken ona bölüyoruz.Yani bir kişilik tek yön bileti yaklaşık 3.5 TL.


Bir yere gitmeden önce araştırmanın hoşuma gittiğini zaman zaman söylemişimdir. Bu sayede hiçbir problem olmadan 119 nolu otobüs ile A metro hattına ulaşıp, oradan da aktarma ile B hattına ve otele en yakın Namesti Rapublic  Meydanına ulaştık. Otel ile metro durağı arası yaklaşık 200 metre.

Otelden bir gün önce mesaj geldi. Sistem Bremen'deki otel ile aynı. Resepsiyon sabah 8:00 ile 13:30 arası açık. Bunun dışındaki zamanda otelin size verdiği anahtar ile girip çıkıyorsunuz. Biz otele ulaştığımızda resepsiyonist henüz oradaydı. Odamıza yerleştik. Tertemiz, çatı katı, nefis bir oda. İki kişi için bu fiyata süper.

Eşyaları yerleştirip kendimizi sokağa attık. Hava gayet güzel. Harita yardımı ile ilk kez geldiğimiz bu şehri keşfe başladık. Şehrin en turistik bölgesi olan "old town square" otele çok yakın. Vardığımızda saat 3:00 e beş vardı ve saat kulesinin önünde birikmiş yüzlerce kişi ellerinde kameraları ile saat başı şovunu kaydetmek için saatin 3:00 olmasını bekliyordu.

Çok kısa bahsetmesek olmaz. Saati 14. yy.da Hanuş usta yapar. Saat o kadar
beğenilir ki kral benzeri yapılmasın diye Hanuş Ustanın gözlerini körleştirir. Bu duruma içerleyen usta kendini satin mekanizmasına atarak intihar eder. O kadar iyi bir ustadır ki bu şekilde bozulan saati yüz yıla yakın kimse tamir edemez.

Meydan çok hareketli. Müzik yapan çok iyi müzisyenler var. Meydandan ara sokaklara daldık. Çok güzel sokaklar. Prag çok güzel bir şehir. Müze gibi. Yüzlerce yıllık binalar, nefis sokak kaplamaları, sokak zeminleri mozaik gibi. Sağa sola bakınarak yürürken nehre ulaştığımız nokta tesadüfen Nazım Hikmet'in burada yaşarken takıldığı,  "slavya kahvesinde oturan dostum Tavfer'le, Vıltava suyuna karşı oturup,
tatlı tatlı yarenliği severim....diye şiirler yazdığı Kafe Slavya'nın köşesiydi. Burada birer kahve içtik tabi ki. Ancak Pragl'lı bir ressam tarafından yapıldığı söylenen tablodaki kişiyi doğrusu Nazım'a pek benzetemedik.

Kafe Slavya'dan Charles Köprüsüne doğru nehir boyundan yürüdük. Charles ya da Karlov köprüsü çok hareketli. Prag'ın meydan ile birlikte en önemli turizm sembolü. Köprü üzerindeki heykeller çok güzel. Burada  birkaç saat geçirdik.

Hava akşama döndü ama biz de köprünün öte yakasına vardık. Buraya varınca hemen yakındaki Kafka Evi'ni gezerken acıktığımzı farkettik. Yakınlardaki güzel bir yerde karnımızı doyurduk. Aslı Macarların olan ama burada da geleneksel yemek sayılan "gulaş"  lezzetli bir et yemeği. İçecekleriyle güzel bir yemeğe turistik bir yerde ödenen para iki kişi için yaklaşık 40-50 TL.

Çok yorulduk. Neredeyse bir günde Prag bitecek. Şaka bir yana belli başlı görülecek yerlerden geriye "kale" kaldı. Kale yemek yediğimiz yere yakın. Yolu biraz dik. Ama biz dikleşmeden dik duruyor ve yola koyuluyoruz :)

Kale 'ye ulaşmak beni yordu ama değdi. Sanırım akşam olduğu için kapılar açık. Güneş yeni battı. Şehir buradan çok güzel görünüyor. Burada uzun süre oturup hem etrafı izledik hem dinlendik. Bugünlük bu kadar çok bile.

2. GÜN

Dün gece yorgunluktan erken yatınca sabaha dinç kalktık. Kahvaltı 8:15 te başlıyor. Otel aslında pansiyon sayılır. Bir iş hanının 5.katı. Tüm alanı odalara ayırdıkları için kahvaltıyı odanıza veriyorlar. Kahvaltı ortalama bir Avrupa kahvaltısı. Ben oda seçerken kahvaltı dahil tercih ederim. Gezeceğim yerde bir de kahvaltıyla uğraşmak istemem doğrusu.

Otelden çıkınca yakındaki Namesti Republic Meydanına biraz takıldık. Kahveleri alıp kaldırımdan gelip geçenleri seyrederek akşama kadar oturulabilir. Biz bir saat kadar takıldık.Bugün hava dünden de güzel. Dün biraz sıcaktı.

Harita üzerinde ufak bir çalışmadan sonra görmediğimiz bölgelere, biraz turistik bölgenin dışına yürüdük. Merkez İstasyonunda biraz takıldık. Merkezden uzaklaştıkça şehir sakinliyor ama bu da güzel. Prag'da para bozduruken change ofislerde pazarlık yapılıyor. Fiyatlar değişebiliyor.

Nehir kıyısından kendimizi yormadan yürüyerek Prag'ın önemli turizm noktalarından biri olan"beyaz ev"
e, diğer adı ile "dans eden ev"e ulaştık. Mimari değişik. Yapıya verilen diğer bir isim de "sarhoş ev" dir. Hollandalı sigorta şirketi yaptırmış. Kentin mimarisi ile oluşturduğu tezat nedeni ile çok karşı çıkılsa da binanın yakınlarında oturan Vaclav Havel binanın yapımını desteklemiş.

Cumartesi olmasının da etkisi ile ortalık genç dolu. Çok güzel eğleniyorlar. En ufak bir tatsızlık yok. Bazen bu dönemin gençleri ile aynı kuşaktan olmadı
ğım için hayıflanıyorum. Yanlış anlaşılmasın. Halimden bir şikayetim yok: )

Tek tük Türk gruplara rastlıyoruz. Turist grupları dışında bireysel gezen çok yabancı özellikle çok Japon var ama bireysel gezen pek Türk görmedik.

Burası pilsen biraların icat edildiği memleket. Çok çeşitli biraları var. Bence Alman biralarından daha da lezzetliler. Otelin hemen yakınında "Bira Museum" adında bir mekan var. Memleketteki en çok tutulan 30 çeşit biranın satıldığı, isterseniz 16 lık bardaklarla tadım yapabileceğiniz çok hoş bir mekan. Okuduğum yazılarda herkes başka bir marka söylüyordu ama ben en çok "Kozel"i beğendim.

Akşama doğru otele uğrayıp biraz dinlendik. Otelin merkezde olmasının böyle bir avantajı var.  Akşam güneş batınca tekrar dışarı çıktık. Malum cumartesi gecesi. Her taraf hareketli.

Meydanda biraz takıldık. Gelmişken buranın meşhur Jazz Klüplerine de uğramak istiyoruz. İnternetten yaptığım araştırmada öğrendiğim mekanlardan biri olan Jazz Republic'i bulduk. Giriş için bizim paramızla yaklaşık 10 ar TL ödedik. Bir büyük bira 4 TL ye denk geliyor. Blues çalan bir grup vardı. Müzik bitene kadar takıldık.

3. GÜN 

Kahvaltı sonrası güne yine meydandaki alışveriş merkezinin kenarına oturup kahvemizi içerek başladık. Sonrasında aylak aylak meydana yürüdük. Artık haritaya da ihtiyaç duymuyoruz.Meydanda gerçekten çok güzel müzik yapan gruplar var. Yaşlı müzisyenlerden oluşan bir gruptan cd bile aldım.

Köprünün iki başında kuleler var. Meydana yakın olan kuleye çıkılıyor. Bir kişi 75 kc. Yani yaklaşık 7.5 TL Çıkmazsak döverler. Kuleden şehrin manzarası güzel. Bol bol fotoğraf çektim. Allahtan dijital icat oldu yoksa bu şehre film dayanmazdı.

Karşı yakada konservatuar binasının köşesinde çok güzel bir müzik dükkanı var. Müzik temalı hediyelik eşyalar ve klasik müzik cd leri satıyorlar. Buradan birkaç parça birşey aldık. Kızımız Doğa'ya çanta aldığımız dükkanın tezgahtarı Bulgar çıkınca komşu muhabbetine 5 TL indirim yaptı.  Milli takımın ve Fenerbahçe'nin matruşkalarını gördüm :) Hediyelik işi abarmış.

Bu bölgede gulaş ve ördekten oluşan menümüzle karnımız doyurduktan sonra köprüdeki heykellerin kaidelerine oturup birkaç saat takıldık. Acaip güzel vakit geçiyor.

Akşam yine meydandaydık. Burada sürekli bir atraksiyon var.

 Prag'daki son gecemizde meydandaki lüks mekanlrdan biri olan Billy Konicek Jazz Club ta canlı müzük eşiliğinde yemeğimizi yedik. Burası bizim memlekete göre ucuz.
Yemeğe ödediğimiz 80-90 TL gibi bir rakam. İstanbul'da böyle bir mekanda, mesela Babylon'da ne ödenir acaba :?

DÖNÜŞ

Sabah kahvaltımızı yapar yapmaz otel ile ilişiği kestik. Geldiğimiz gibi metro, metro ve otobüs ile havaalanına ulaşmamız yaklaşık 40 dakika sürdü. Vaclav Havel havaalanı istanbul'a göre çok küçük. Böyle küçük havaalanlarını ben daha çok seviyorum. Her şey çok kolay halloluyor. Bavulumuzu verince hayli vaktimiz kaldı.

Son kalan Çek paralarını euroya çevirdik. Birkaç hediyelik eşya ile onları da tükettik. Havaalınında satılan 1.5 litrelik Kozel biralarından iki şişe de kendime hediye ettim.

Prag'ta geçirdiğimiz 3 gece 4 gün için iki kişi olarak harcadığımız para 300 eurodan az. Doğrusu harcama konusunda pek dikkatli davrandığımız da söylenemez.

Prag ortalama Avrupa şehirlerine göre ucuz bir şehir. Ucuzluğunun yanında çok rahat, çok kolay ve çok çok güzel bir şehir. Kısmetse Prag'ın tekrarı olur.

Bundan sonra...

Nerde trak, orda Prag :))