10 Kasım 2012 Cumartesi

BREMEN

İnternette uçak ve otel fiyatlarına bakarken THY nin kampanyasına rastladım. Fiyatlar gayet uygun. Üç kişi Bremen gidiş-dönüş 1.160 TL. Booking.com dan iki gece için üç kişi, kahvaltı dahil, merkeze yakın otel 178 Euro. Hafta sonu evde kalsak yarısına yakınını zaten harcarız. Aralık 7 olarak rezervasyonları yaptıktan sonra biten vizeleri de yıllık olarak yeniledik.

Doğrusu niyetim Münih'e gitmekti. Almanya'nın büyük şehirlerinden biri olduğu için görmek istemiştim. Fakat biraz soruşturunca Münih'in çok da görülesi bir yer olmadığına karar vererek rotayı daha küçük ve sevimli, özellikle AltStadt denilen eski şehri kısmı görülmeye değer Bremen'e çevirdik.

Dolambaçlı parke sokaklar, yaklaşık 500 yıllık tuğla evlerden oluşan bu bölgeyi şimdiden merak etmeye başladım. 

Mevsim itibari ile havalar soğuk olacak.  Sorun değil. Sağanak yağmur olmadıktan sonra idare ederiz. Çantalara ilave birer yağmurluk atmak şart.
7 Aralık günü rahat bir uçak yolculuğundan sonra öğleden sonra 1:30 da Bremen Havaalanına teker koyduk. Nüfusu 500.000 olan bir şehrin havalanı nasıl olursa Bremen'inki de öyle. Kasaba terminalinden hallice. 

Gitmeden önce yaptığım çalışmalar gezerken büyük kolaylık sağlıyor. Havalanından şehre 6 nolu tramvay gidiyor. Bremen tramvaylar şehri.Üçümüz için tek yön bilet 5.90 euro. Duraktaki otomattan biletlerimizi aldık. Almanyada otomatlarda genelde Türkçe seçeneği de var. Dilerseniz tramvaydaki otomattan da bilet alabilirsiniz. 

Dom meydanında aktarma yapıp 2 numaraya bindik.Otelimizi elimizle koymuş gibi bulduk. Bir Bremenli de bizden daha hızlı gelemezdi.

Otelde kapı duvar. İçeride kimse gözükmüyor. Eski evlerden birini otel yapmışlar. Küçük şık bir bina ama içeri girebilsek:)) Kapıdaki zili çaldık. Duafondan bir bayan Almanca bir şeyler söyledi. Almanca bilmediğimizi söyleyip İngilizce kısa bir özet geçince kadın odamızın 20 numara olduğunu söyleyerek otomata bastı. Kapı açıldı. İçeri girdik. Yine kimseler yok ama odaları bulmak çok kolay. Biz odamızı bulup yerleştik.  Sonradan anladık ki otelde sabah 8 ila 10 akşam da 5 ila 8 arası dışında kimse yok. Müşteriler kafalarına göre girip çıkıyor. Odaların anahtarları dış kapıyı da açtığı için sorun yok. 


Biraz dinlendikten sonra gündüz gözüyle birşeyler görelim düşüncesiyle kendimizi sokağa attık. Geldiğimiz caddenin Weser nehrine doğru paralelindeki cadde Hamburger Str. Bu cadde üzerinde 3 numaralı tramvay çalışıyor. İki gün merkeze gidiş gelişlerde kullanacağımız tramvay bu.

Almanların toplu taşıma sistemlerine oldum olası hayranım. Her şey güven üzerine kurulu. Kontrol yok ama herkes biletini alıyor. Araçlar çok temiz, son derece dakik ve engelliler hatta çocukların bile tek başlarına rahatlıkla kullanabileceği şekilde dizayn edilmiş. Dileyen bisikleti ile binebiliyor. Sadece toplu taşıma araçları değil. Tüm şehir herkesin en rahat şekilde yaşayabilmesi için düzenlenmiş. 

AltStadt bölgesine ulaştığımızda hareketlilik bizi şaşırttı. Her taraf weihnacht markt kulübeleri. Noel öncesi her yer şıkır şıkır ışıklandırılmış. Sosisçiler, bira evleri, envai çeşit tatlı satanlar, sıcak şarap tezgahları, çocuklar için nefis rengarenk bir panayır. Hava karardığında yılbaşı ışıklarının yanında sönük kalan 500 yıllık Dom kilisesi dev kuleleri ile hemen dibinde yeni yıla hazırlanan bu cıvıl cıvıl insanları bir baba gibi çaktırmadan kollayıp gözetiyor sanki. Hemen oracıkta aklıma gelen şey şu oldu ; Ne iyi etmişiz de gelmişiz ...

Meydanda uzun takıldık. Etrafı gezdik. Bir şeyler atıştırdık. Elimize ne geçtiyse tadına baktık. Burası bizim için erken yılbaşı oldu: ))

Weser nehri boyunca da aynı manzara hakim. Hava sıcaklığı 1 derece ama çoluk-çocuk, genç-ihtiyar, herkes dışarıda. Sokaklar sıcak şarap kokuyor.

Üşüyünce herhangi bir dükkanda şöyle bir tur atıyoruz. Her taraf açık olduğu için soğuk hiç rahatsız etmiyor. Böyle bir dükkan ziyaretinde kızımın çok istediği Beats kulaklıklardan aldım. Şok oldu. O kadar sevindi ki haklı olarak benden böyle bir hareket beklemiyordu :)) Aslında nispeten pahallı sayılabilecek şeyleri alma taraftarı değilim ama kızımın dersleri çok iyi. Çok bir şey de istemiyor. Bence bunu hak etti. Bu alışverişi Almanya'dan yapmak bana en az 80 euro kazandırdı.

Beremen nispeten kuzeyde olduğu için güneş daha az gözüküyor. Hava 4 gibi kararınca saat 8 bize gece yarısı gibi geldi. Yol yorgunluğu da olunca otele döndük. Yakınlardaki büfeden aldığımız içecekler eşliğinde , TV de Almanların "Talent " yani bizdeki "yeteneksizsiniz" yarışmasına biraz takıldık.:))

Kahvaltı sabah 8 de başlıyor. Hemen sekizde kapıya dayanmayalım diye biraz oyalandık. Ama otelin sıcacık ve çok güzel kahvaltı salonundaki ilk müşteri yine bizdik. Kahvaltı gerçekten çok güzeldi. Bu arada bizim oda fiyatına kahvaltı da dahil. Neredeyse bedavaya kalıyoruz.

Kahvaltı sonrası 9 gibi kendimizi sokağa attık. Yol üzerinde Önder'in arkadaşları bir çiftin işlettiği turizm bürosuna uğradık. Yoklardı. Personele selamlarımızı bırakıp işimize devam ettik.

İşimiz gezmek. Para verseler bu kadar zevkle yapmazdık herhalde. Allahtan çok para da harcamıyoruz.

Meydanda hareket tam anlamıyla başlamamış. Dün akşam öylesine dolaştığımız yerleri bugün sindirerek gezmeye çalışacağız.

Bremen mızıkacılarının güzel ama mütevazi heykelinde birçok foto çektik. Şans getirsin diye avuçlanan eşeğin ayak bilekleri ve ağzı pırıl pırıl :))

Dom kilisesinin içinde biraz vakit geçirdik. Güzel bir yerde güzel kahveler içtik. Dar sokaklarda, tarihi binaların arasında, turist gurupları ile vakit geçirdik. Bötcher strase yi çok beğendik. Tekrar tekrar gezdik. Weser nehrinin kıyısında kış güneşinin  gevşekliğiyle turladık. Yeni yılı karşılamanın heyecanı içindeki mutlu mesut insanlara özenip benim güzel memleketimin halkının uğraştığı, bu dünyada yeri olmayan çakma sorunlara üzüldük. 500-600 yıllık şehri gündelik yaşamın içine bu kadar güzel katan devlet adamlarını takdir edip bizim zavallı cahil-cesurlarımızın ettiklerini hak etmediğimizi düşündük.

Mağazalarda yeterince Türk personel var. Dikkatli bakınca göze çarpıyorlar. Karstad'ın yemek katı çok güzel. Burada üçümüz için mükellef bir yemeğe 34 Euro ödedik.

Dönüş yolunda uzun bir yürüyüş yaptık. Nispeten Türk resturantların da olduğu yolumuz üzerinde bir ocakbaşında akşam yemeği molası verdik. Orhan Gencebay eşliğinde yemeğimizi yerken arkamızdaki kalabalık masada Bremendeki Türk kadınları gün yapıyordu.


Yemek sonrası bindiğimiz tramvay cumartesi etksiyle olsa gerek çok kalabalıktı. Bu nedenle bilet de alamadım. Bu da Bremen Belediyesinden olsun :))

Bu gece otele dönüşümüz gece yarısına yaklaştı. Hava dahil herşey çok güzeldi.

Sabah her taraf bembeyazdı. Gece kar yağmış. Güzel kahvaltı sonrasında hesabımızı kesip Hauptbahnhof'a giden 10 numaraya bindik. Merkez istasyonunun olduğu bu bölge de hareketli. Kahve molası sonrasında 6 numara ile havaalanına doğru yola koyulduk.

Bu gezide soğuk en az şikayet ettiğimiz şey oldu. Daha doğrusu hiç bir şeyden şikayet etmedik. Gerçi farketmeden şifayı da kapmış olabiliriz. Ne demişler....

Bremen'in koyunu, sonra çıkar oyunu.

Kalın sağlıcakla..:)

1 Ağustos 2012 Çarşamba

AMERİKA-AMERİKA

Bu sene tekneyle bir planımız yok. Fırsat buldukça hafta sonları Ayvalık'a giderek teknenin zehirli boyası, motor bakımı gibi periyodik işlerini hallettim. Furling bakımı dışında bir eksik kalmadı.

Üç yıl üst üste Ege'nin iyi tadını çıkardık. Kuzey Ege'nin adaları ve anakarasında yazı geçirmeyi canım aslında çok çekiyor. Fakat bu seneki yaz tatilinin mimarı kızım oldu. Amerika'da yaşayan amcası ile kış boyu telefonla yaptıkları plana beni ikna etmesi zor olmadı. Baktım yapacak birşey yok ben de biletleri erken alarak masrafı azaltma  düşüncesi ile mart ayında temmuz başı için eşim ve kızıma İstanbul-Newyork  bilet rezervasyonlarını yaptırdım.


Kardeşim New Jersey'de yaşıyor. NewYork'un komşu eyaleti. Temmuz başından buyana eşim ve kızım oradalar. Benim gitme niyetim yoktu. Doğrusu ilk birkaç gün  tek başıma tekne ile Ege planları yapmadım değil. Ama tayfanın gidişinin bir hafta sonrasında kendime de bilet aldım. Eşim ve kızımın henüz haberleri yok. Pensilvanya'da yaşayan dayım şu an Türkiye'de.  Oğlu ile planı yaptık. Dayımın arabasını alacağım ve arabayla kardeşim Deniz'in New Jersey'deki evine gideceğim. Niyetim sürpriz yapmak. Eşim bloga bakarsa sürprizin pek anlamı kalmayacak ama blogu çok iyi takip etmediği için farkedeceğini sanmıyorum:))

Bir yere gitmeden önce orası ile ilgili araştırma ve hazırlık yapmayı çok severim. New York metrosunu,  JFK Havaalanından metroya, metrodan Port Autority Bus Station'a oradan da NJ Transit ile kardeşimin evine ulaşmayı internet sayesinde öğrendim.İlk önceleri niyetim bu yolla gitmek idi fakat dayım araba teklifinde bulununca Pensilvanya dan New Jersey-Toms River'a arabayla gitme fikri daha cazip geldi. Kardeşimin evinde elimizin altında bir araba daha olması bize hareket serbestisi de sağlayacak. Uçağım 2 Ağustosta. Bavulu toplamaya başladım.


Karargahımız New Jersey'deki kardeşimin evi olacak. Kardeşim Atlantik okyanusuna yürüme mesafesinde oturuyor. Intra Coastal Waterway adındaki, tekneciler için önemli rotalardan biri olan, Amerilka'yı güney-kuzey hattında batı kıyısından kat eden kanalın hemen yakınındalar. Aslında hayalim oraya tekneyle gitmek. Dilerim ileri yıllarda bu hayalim gerçekleşir. (Yukarıdaki fotoyu eşimin facebook'a koyduğu fotolardan aşırdım. Kardeşim, yeğenim ve bizimkiler ailece Central Park'ta)

THY nin 2 agustos 11:25 ucagina yetismek icin sabah 6 da Serkan`in arabasi ile yola ciktik. Onder`de gelmek icin cok israr etti. Sanirim blogda adinin gecmesini istiyor :))))

On saatten fazla suren ucak yolculugunun ardindan New York JFK havaalanina yerel saat ile 15:00 de indik. Dayimin oglu Yalcin beni cikista karsiladi. Onun arabasi ile once Pensilvanya`ya dayimin evine gittik.

Bu bolge tamamiyle orman. Etrafta geyikler dolasiyor. Gormek icin caba harcamaniza gerek yok cunku her yerdeler. Dayimin arabasinda geyik carpmalarinin yol actigi en az 4-5 darbe var.


Aksam sattlerinde onde Yalcin, arkada dayimin eski Honda`si ile ben New Jersey`e dogru yola ciktik.

Delaware Nehrinin yanindan super manzarali bir yoldan eve varmamiz yaklasik 3 saat surdu. Kapiyi kardesim acti. Arkasinda esim Figen vardi ve beni gorunce sok oldular. Cigliklara iceriden kizim kostu ve saskinliktan ne yapacagini sasirdi. Ufak bir ihtimal gelecegimi dusunuyorlardi ama anlasilan umudu kesmisler.

Arada bir birisinin,,,, vay beeee...ne surpriz yaptin.... diyen saskinlik cümleleri ile gece yarilarina dek sohbet ettik.

Sabah kalktigimda Deniz ve esi ise gitmisti. Kahvaltinin ardindan Figen ile etrafi dolastik, Etraf guzel, Evler ve ozellikla posta kutulari cok dikkat cekici. Kardesim posta isinde calisiyor. Amerikanin kurulusunda genis topraklarda iletisimi saglayan posta arabalarindan beri bu ulkede postacilar ayricaliklibir konuma sahip.

New Jersey`in bu bolgesi oldukca sakin. Suc orani cok dusuk. Disari cikarken her tarafi kilitlemiyoruz. Markette ufak bir alisveris yaptik. Fiyatlar ucuz sayilmaz. Turkiye ile kiyaslarsak: benzin cok ucuz. Galonu 3.50 dolar civarinda. Litreye cevirirsek Turkiye`nin yari fiyatindan ucuza geliyor. Giyecek ucuz. Neredeyse tum giysiler Made in  Chania. Disarida yemek pahali. Aksam gittigimiz Italyan restaurantta bes kisi 110 dolar odedik. Icecek ve et ucuz. Kari koca calisan iyi bir yasam surebilir. Yandaki foto kardesimin evine ait. Guzel genis bir bahce 3 oda bir salon bu ev 250 bin dolar civari. Bu semt icin ucuz sayilir. Vergıler yuksek. Evlerin neredeyse hicbiri betonarme degil. Prafabrik ve ahsap agirlikli.

Aksam uzerı arabayla etrafı gezdık. Plaj bolgesı cok hareketlı. Her taraf kanal, her taraf denız ve  tekne.

Gece yemekten sonra asker emeklilerinın takıldığı bir kulübe gittik. Caludıne'nın babası buranın yönetıcısı. Kalsık bır amerıkan barı. Kareoke gecesıydı. Tuhaf Amerıkan bar oyuncakları ıle vakıt gecırdık. Burada bıra cok ucuz. 1,5 dolar. Bızdekı orduevı mantıgı gıbı:)) Takılanlar cok hoş tıpler. Bızımle ilgilenmeye can attılar.  Bız bara gıderken Doğa'yı Claudıne'nın ailesının evıne bıraktık. Orada iki kucuk cocuk var. Claudine'nın yeğenleri, Onlar Doğa'yı çok sevıyor. Doga'nın ingilizcesi bir ayda hayli ilerlemis.

Geleli 3 gun olmus. Zaman cabuk geçiyor. Sabah sözleştiğimiz gibi 5 te kalktık. Atlantik kıyısından gün doğumunu izleyeceğiz. Figen'le kahvelerimizi hazırladık

Deniz geceden oltalarını hazırlamıştı ama uyanamadı. Bız de arabayı alıp Figen'le sahil yolunu tuttuk. Etrafta birkaç balıkçı, köpekleriyle yürüyüş yapan tatilciler ve gun doğumu izlemeye gelenlerle sabahı karşıladık. Sabah Amerikayı aydınlatmaya başlayan güneşin Türkiye'de öğlen sıcağı yaşattığını bilmek enteresan. Arada 7 saat fark var.

Cape May

Gün doğumundan sonra eve gelince Caludine ile kahvaltımızı yaptık. Denız evde yoktu. Biz gelirken balığa gitmiş. Boş zamanlarının çoğunu balık tutmakla geçiriyor. Cape May'e gitmeye karar verince Deniz'i aradık. yarım saat sonra geldi. Bir tane kiloluk lüfer tutmuş.

Cape May New Jersey'in en güney ucu. New Jersey eyaletini kuzeyden güneye geçen Garden State Parkway yolunun son noktası. Güzel bir tatil bölgesi. Şehirde çok eski Amerikan evleri korunmuş, kimi restaurant, kimi otel olarak hizmet veriyor. Bazı evler müzeye dönüştürülmüş. Mağazaların olduğu kalabalık caddesi Alaçatı'yı andırıyor.

Cape May Delaware Körfezinin kuzey ucu olduğu için körfezin girişini yaklaşık 50 metre yüksekliğinde önemli bir fener belirliyor. Fenerin olduğu alan tercih edilen bir turist bölgesi.

Amerika'ya gelmeden hayalini kurduğum şeylerden biri de Amerika'nın içlerine doğru bir araba yolculu yapmaktı. Deniz ile konuştum. Dayımın nispeten eski arabasını Deniz'e bırakıp Deniz'in tek kapı otomtik vites yeni modelli Honda Civici ile yola çıkmaya karar verdik.

Bu yolculuk beni heyecanlandırıyor. Kabaca yolumuz New Jersey'den başlayıp, Delaware, Maryland, Virginia, West Virginia, biraz Centucky, Ohio, İllionis, Indiana, Pensilvania ve New York eyaletlerinde geçecek.

Kuzeydoğu Amerika


Doğrusunu söylemek gerekirse gece pek uyku tutmadı.Sabah 6 da kalktık. Arabayı gözle şöyle bir kontrol edince arka sol lastiğin inik olduğunu farkettik. Denız de bizi yolcu etmek üzere uyandı.Yolda gerekebilecek birkaç malzemeyi kontrol ettikten sonra hızlı bir kahve sandviçten sonra yola koyulduk. İlk istasyonda lastik havasını tamamlayıp depoyu fulledik.

Benzinin galonu ortalama 3.50 dolar. Bir galon 3,78 litre. Depo yaklaşık 35 dolara doluyor.
Garden State Pkwy den 195, oradan da 95 South ile Washngton yolunu tutturduk. Ağırlıklı olarak bir kitapçıdan aldığımız kağıt haritayı kullanıyoruz. GPS de var ama Washington'a kadar açmadık.

Washington'da kaba taslak el yordamı ile Beyaz Saray'ı bulduk. Arabayı uygun bir yere parkederek civarda biraz dolaştık. Yol uzun, fazla oyalanmaya gelmez.

Buradan batıya doğru, motosikletçiler arasında efsane Route 66 ya çıktık. Etraf yemyeşil. Batıya yönelince çiftlikler arttı. Klasık Amerikan samanlıkları hala kullanılıyor. New Jersey dışındaki benzin istasyonlarında yakıtı kendin dolduruyorsun. Amerika'ya gelen Türk'lerin neden daha çok New Jersey'de kaldığını da böylece anlıyoruz. Geneli ilk iş olarak pompacılık yapıyorlar da :))


Yollar güzel. Maryland üzerinden batıya giden 64 nolu Highway'e bağlandık. Yollarda kamyonlar çok ilgimi çekti. Chopper motosiklar gibi bakımlı, pırıl pırıl kamyonların modelleri de bu ülkeye özgü. Mack marka çok yaygın. Böylesine geniş topraklarda kamyonlar önemli bir iş yapıyor.

Kahve ve yemek molaları ile radyodan günün anlam ve önemine uygun Country müzikler ile West Virginia da Charleston'u geçince yol çıkışında bir motele ulaştık. American Inn tipik bir yol moteli. İki kişi için oda kahvaltı dahil 60 dolar. Charleston Batı Wirginia'nın başkenti.Sanayi ve maden şehri. Çok buyuk sayılmaz. .

Otelin kahvaltısı çok zayıftı. Çay genelde bulunuyor. Sallama Earl Grey tercih ediyoruz. Fakat Amerika'nın milli içeceği kahve. İstasyonlarda koca koca kağıt bardaklarda kahvelerimizi alıp yola devam ediyoruz.

Cincinati ve Indianapolis üzerinden Chicago'yu hedefliyoruz. Charleston'dan sonra highwayden ayrıldık. Her zaman daha güzel olan ve keşfe daha çok olanak sağlayan tali yollardan gidiyoruz.

Etrafımız çok güzel. Sabah saatleri sisli. Yolumuz Ohiao nehrini takip ediyor. Ohiao nehri Pensilvania'dan dogup guneyde Misisipi ile birlesiyor.

Tali yolların hız sınırlaması düşük. Otoyollarda 70 olan hız sınırı bu yollarda 45-50 mil.

Bir ara 65-70 mil kaptırmış giderken karşıdan gelen polis arabası ile geçiştik. Geçişirken aklıma gelen başıma geldi. Polis arabasının bir tarafının şarampole girerek dönüşünü aynadan gördüm. Tüm ışıklarını yakıp peşime takıldı. Bize geldiğinden emin olunca güvenli bir şekilde sağa çektim. Filmlerden öğrendiğimiz kadarı ile arabadan inmeden bekledik. Az sonra 60 yaşlarında sevimli bir polis amca yanımıza gelerek evraklarımızı istedi. Benim ehliyete bakarken yabancı olduğumuzu söyleyerek , hız sınırını mı aştığımızı sordum. Bu yolda hız sınırının 50 mil olduğunu söyleyerek sınırlara uymamızı ve dikkatli sürmemizi tembihleyerek iyi yolculuklar diledi.

Öğlen saatlerinde Cincinati'ye girdik. Burası da görkemli ve modern bir şehir. Cincinati'de fazla zaman geçirme niyetinde değiliz.

Şehir merkezi gökdelen dolu ve sokaklar boş. Sırf görmüş olmak için öylesine dolaştık. Merkezde çok güzel bir stadyum var.Paul Brown stadyumu.

Cincinati Ohio eyaletinin önemli şehirlerinden biri. Gezilecek eminim çok yeri vardır ama bu tip gezilerin en kötü tarafı vakit darlığı. Bizim bir şikayetimiz yok. Halimizden oldukça memnunuz.

Çok güzel çiftliklerden, köylerden geçtik. Bir köyden benzin alırken benzinliğin marketinde büyük boy kahvelerimizi 50 cente aldık. Market dediğime bakmayın köy bakkalı desem daha doğru olur. Her şey satılıyor. Marketi 15-16 yaşlarında çilli çift saç örgülü bir kız işletiyor. Küçük Ev'den Laura sanki.

Chicago


Yolda çok motosiklet var. Neredeyse tamamı chopper. İndianapolis'e girmedik. Geç olmadan Chicago'ya varmak istiyoruz. Bu gezinin önemli duraklarından biri Chicago.

Iliionis eyaletinde bulunan Chicago Amerikanın önemli şehirlerinden biri. Vikipedia'ya göre nüfus açısından üçüncü büyük şehriyniş.

1800 lü yıllarda bir yangınla yok olan şehir yeniden kurulmuş Planlı bir yapılanması var. İlk gökdelen bu şehre yapılmış. İlk çelik yapılar da buraya yapılmış.Şehir girişi dümdüz yoldan gökdelenlere doğru yapılıyor. Manzara etkileyici. .

Michigan Gölü kıyısında kurulu olan bu şehir nefis parklarla dolu.

Gökdelenlerin civarında takılmaktansa doğrudan göl kıyısına ulaşmayı tercih ettik. İyiki de böyle yapmışız. Her taraf tekne dolu. Gölde yelkenliler cirit atıyor.

Amerika'da kuşlar insanlardan kaçmıyor. Ortalık sincap dolu.

Göl kenarında uzun yürüyüşler ile vakit geçirdik.  Etrafta spor yapan çok genç var.

Akşama doğru şehirden ayrılırken gökdelenlerin dibindeki yolda trafik durdu. Ne olduğunu anlamaya çalışırken yol birkaç araç önümüzde bir duvar gibi yükseldi. Meğerse açılır köprüymüş. Nehriler ve göl şehrin merkezine dek giriyor.

Şehirden ayrılırken Figen'in direktifleri ile Ontorio Gölü yönüne yola koyulduk. Gece 10:00 civarında Motel 6 da geceliği 50 dolara odamıza yerleştik. Yorulmuşuz....

Sabaha dinlenmiş bir şekilde kalktık. Yol üzerinde kruvasan ve çay ile kahvaltımızı yaparken haritayı gözden geçirdik.

Niagara Falls

Figen bu gezide çok iyi navigasyon yapıyor. Bugün Niagara şelalesine ulaşma niyetindeyiz. Yolumuz genelde düz. O nedenle GPS e Niagara'nın yakınındaki Buffalo şehrini girip yola koyulduk.

Bir süre yol aldıktan sonra Figen bir problem olduğunu farketti. Yanlış yere gidiyoruz. Meğer başka bir Buffalo daha varmış. GPS e fazla güvenmenin cezasını 50 mil ile ödedik. Neyse ki Buffalo'ya yaklaşınca GPS bozuldu. Nedense donup kaldı.

Niagara Falls tabelasını izleyerek köprülerden geçtik ve Kanada'ya doğru ilerledik. Niagara Şelalesi Amerika'da ama en güzel manzarası tam cepheden Kanada tarafından görülüyormuş. Long Island çıkışında köprüden geçerken sol tarafta yoğun su buharını görünce şelalenin o tarafta olduğunu anladım.Tabelalar yardımı ile şelale bölgesine ulaştık.

Her taraf turist. Şelale ile ilgili çok etkinlik var.

Etraf büyük bir park. Giriş paralı değil. Parkın içindeki otopark 10, hemen yakındaki başka bır park 5 dolar.Kanada tarafı çok yakın. Nehrın öte yanı. Kanada vizemiz olsaydı ne iyi olurdu...

Birkaç saat takıldıktan sonra harita yardımı ile New York rotasına doğru Buffalo'dan çıkışa geçtik. Syracusa üzerinden güneye inmeye başladık. Artık dönüş yolunda sayılırız. Niyetimiz New York'a mümkün olduğunca yaklaşıp gecelemek. Ertesi gün New York'a giriş yapmak istiyoruz.

New York

New York'a 3 saatlik mesafede geceliği 44 dolara güzel bir odada iyi bir uyku çektikten sonra sabah 7:00 de yola çıktık.

Yol üzeinde benzini fulleyip Subway'de çaylı kahvaltımızı yaptık. İki kişi için doyurucu, omlet ve peynirli sandwich ile çaylara 12 dolar gibi bir rakam ödedik.

New York yakınlarında Paterson şehri Türklerin yoğun yaşadığı bir bölge. Yaklaşık 3 saat sonra Paterson'da kardeşimin 8 yıllık berberinin önüne arabamızı parkettik.

Paterson'dan New York'a sürekli minibüsler var. Kişi başı 6 dolar. İlk minibüse atlayıp Lincoln tünelinden Manhattan'a giriş yaptık.

Şehrin otobüs terminali Port Autority Bus Station New York Times binasının tam karşısında. Terminalden çıkar çıkmaz birkaç dakika durup etrafı izledim. Manhattan haritası ile sokak köşelerindeki tabelaları biraz inceleyince sistem anlaşılıyor. Önceden çalışmanın faydaları.

Manhattan'ın Broklyn tarafı Down, Bronx tarafı Uptown olarak belirlenmiş. Sokak numaraları Uptown tarafına artarken Downtowna doğru düşüyor.Aynı sistem metro için de geçerli. İlk anda karmaşık gibi görünse de birazcık kafa yorunca sistem basit. Kendime gelir gelmemz Figen'e yönleri ve neyin ne tarafta olduğunu tarif edince şaşırdı. "Sen daha önce buraya gelmedin di mi?" dedi. Sesimi çıkarmadım:))

Önce 42. streettten Time Square meydanına yürüdük. Burası oldukça hareketli ve eğlenceli bir meydan. Ayaküstü bir şeyler atıştırırken şehrin" tedirgin bile olmayan" güvercinleri ayaklarımızın dibinde döküntülerimizle besleniyordu.

New York acaip şaşırtıcı ve etkileyici.Etraf çok hareketli. Tam bir cangıl.

Bu meydan 42.street 8.cadde ve Brodway caddesinin kesişimi. Broadwey caddesinden Central Park'a yürüdük. Central Park'ın girişinde turist gezdiren bisikletçi Türk çocuklarla biraz sohbet ettik.

Central Park çok büyük. Manhattan gibi santimetrekarenin çok değerli olduğu gökdelen adasında gökdelenlerin dibinde koca bir orman.

10 yıl kadar öncesine dek burası bakımsız, kendi haline bırakılmış bir alanmış. Sonrasında Belediye Başkanı burayı adam etmeyi kafasına koymuş ve iyi ki de adam etmiş. Ortam çok güzel. Spor yapanlar, çimenlerde dinlenenler, bisikletle gezenler, güneşlenenler, gölde sandalla gezenler, uzaktan kumandalı yelkenlilerini yüzdürenler, müzik yapanlar, atraksiyonları ile para toplamaya çalışanlar.... neler neler. Adamın birinin elindeki pankartta "şaka 1 dolar, gülmek garanti" yazıyordu..:)) Birkaç da düğün fotoğrafı çektiren çift gördük.

Sigara içmenin yasak olduğu Central Park'ta yaklaşık 3 saat geçirdik.

Amerika'ya gelirken en çok merak ettiğim yerlerden biri de Harlem idi. Burada kime Harlem'e gitmek istediğimizi söylediysek anormal tepki gösterdi. Harlem'de sık sık cinayetler işlendiğini, tehlikeli olduğunu söylediler. Bence bu değerlendirmeler fazlasıyla abartılı. "Turist" yaklaşımı ile ve önyargılı gezmeyi değil de "gezgin" gibi davranmayı tercih ettiğimden ve hazır yanımızda kimse yokken fırsatı değerlendirelim dedik.

Harlem

Central Parkın batı tarafında 81.streetteki metro istasyonuna gittik. Buradan Uptown yönüne B hattına binerek Harlem'in merkezine yakın 125.caddede indik.

Doğal olarak bu istasyonda inen-binenler Harlem bölgesinin sakinleri.Önyargılı yaklaşmazsanız aslında çok renkli ve eğlenceli tipler. Amerikalı beyazların çekindiği o kadar çok tiple selamlaştık ki....

Harlem bölgesinin göbeği Malcom X caddesi ile Martin Luther King caddesinin kesişimi. Buraya doğru yürürken etrafın hareketli ve renkli ortamı acaip etykileyici.

Önceleri bu bölgeye polisin giremediği doğru. Fakat son zamanlarda güvenli sayılabilecek bir bölge. Siyahi Amerikalıların merkezi sayılan Harlem son zamanlarda İspanyolların ve ucuza koca koca evlerde oturmak isteyen beyazların tercih ettiği bir bölge. Bence tam yatırım yapılacak yer:))

Güven iyidir ama kontrol daha iyidir derler. O nedenle Bronx tarafına doğru kenar mahallelerde özellikle gece fazla dolaşmamakta fayda var.

Amerikalı siyah vatandaşlar arasında müslümanlık çok yaygın. Harlem bölgesi ve cezaevlerinin kontrolü de müslüman siyahların elinde.

Caddelerde saatlerce dolaştık. Kendime tezgahtan 10 dolara  Harlem tişörtü aldım.

Akşam saatlerinde metro ile tekrar Port Autority Bus Station'a oradan da minübüsle Paterson'a döndük.Paterson'da bir Mexıco Restaurantta karnımızı doyurduktan sonra yola koyulduk. Eve vardığımızda  saat 10:30 idi.


Bu gezi 4 gün sürdü,

Kuzey Amerika'nın bu kadar yeşil olacağını doğrusu tahmin etmemiştim. Her taraf orman ve nehir.

Batıya doğru gittikçe çiftlikler ve Country müzik dikkat çekici şekilde artıyor.

Amerika'da yabancılık çekmeye gerek yok çünkü herkes yabancı.

Kırsal alanda Amerika'nın sembolü olan kartal gökyüzünde sık görülüyor.

Dil konusu hiç sorun değil. Anlaşmak kolay. İnsanlar genelde anlamaya çalışıyor.

Toplamda 2340 mil yol yaptık.
Konaklamaya 150 benzine yaklaşık 160 dolar harcadık.

Birkaç gün evde dinlendikten ve etrafı dolaştıktan sonra tekrar New York yapmalıyız.

Dört günlük gezinin yorgunluğunu atmak için biraz keyfe düştük..

Bu dönemde Atlantik kıyısındaki plajlarda denize girdik. Ancak dalga durumu denize girmeye pek olanak verniyor.Kıyıya yakın kırılan dalga yüzenlerin değil sörfçülerin işine yarıyor.

Plajlar gayet temiz.

Sadece balıkçılara özgü, hatta sadece hayvanlara özgü yerler var. Küçük bir plaj hayvanları denize sokmak için kullanılıyor. Bu bölge nehir, kanal ve deniz açısından çok zengin.

Tekrar New York

Tatil bitmeden New York'u tekrar gezmek şart. Dönüş tarihimiz 20 Ağustos. Bir hafta kalmış. 13 Ağustos günü hava gayet iyi gözüküyor. Açık fakat fazla sıcak olmadığından yürümeye uygun.

Sabah 6 da arabayı alıp yola koyulduk. Öncelikle NJ tarafından Manhattan manzarası izleme niyetinde olduğumuzdan arabayı Hoboken'e bırakıp Manhattan'a geçmeyi düşünüyoruz. Yalçın'dan aldığımız bir otopark adresini GPS e girdik. Sabah trafiğin de etkisi ile 7:30 da otopark'a ulaştık.

Hudson nehri kıyısından Manhattan manzarası güzel. Kıyı boyunca spor yapan çok insan var. Bankları evsizler paylaşmış. Bu bölgede daha önce görmediğim kadar çok evsiz gördüm.

Buradan karşıya tren ya da tekne ile geçilebiliyor. Hava güzel olduğu için tekneyi tercih ettik. Kişi başı 6 dolar.

Uzaktan Özgürlük Heykeli gözüküyor. Bakım çalışması olduğu için ziyarete kapalıymış.

İndiğimiz iskele sıfır noktasına çok yakın. 11 Eylül saldırılarında yıkılan ikiz kulelerin yerine yapılanların inşaatı tam gaz devam ediyor. Uzaktan Manhattan manzarasını inşaat halinde bile bile en yüksek binalarının görünümü yakınından da çok etkileyici.

Sıfır noktasından Soho'ya doğru yürüdük. Bu bölge gökdelen sevmeyenlerin tercihi. Daha çok sanatçı ve entellektüellerin tercih ettiği bölge sanat galerileri, restaurantlar ve barların çok olduğu küçük bir bölge. Little İtaly ve Chine Town'a yakın.

Aylak aylak yürüyerek dolaşıyoruz. Yorulunca bir bankta biraz oturuyor veya hoşumuza giden bir mekanda birşeyler içiyoruz.

Metro kullanarak 42.cadde civarına geldik. Yakınlarda görülmesi gereken güzel binalar var. Bunların en ünlüsü Empire State fakat Crysler binasının estetiği benim daha çok hoşuma gidiyor.

Crysler binasının girişi de son derece şık.

Buradan Empie State'e geçtik. Pişman olacağımı biliyorum ama anten ile birlikte 443 metre olan bu binaya çıkmadım. Girişte kuyruk olduğundan beklemeye göze alamadım. Belki de New York'a tekrar gelmek için bahanem olsun  istedim.

Bu bina ilginç. İkiz kuleler yapılana kadar dünyanın en yüksek binası olarak kalmış. Ondan önce ünvan Crysler binasına aitmiş.

Kışın bazı günler alt katlara yağmur yağarken üst katlarda kar yağışı görülen bu binadaki asansör sayısı 73.

Empire State'den Down Town tarafına yürümeye karar verdik.

Yolumuz üzerinde benim en sevdiğim New York binası olan Flatiron var.

New York posterleri arasında siyah-beyaz bir görüntüsü mutlaka olan bu yapı Bodway ile 5.cadde kesişiminde bulunan üçgen alana yapılmış.

New York'ta en çok fotoğrafı çekilen bina eminim budur.

Flatiron civarında biraz vakit geçirdikten sonra Little İtaly' ye doğru yürüdük. Bu bölge adından da anlaşılacağı üzere İtalyan asıllı New York'luların tercih ettiği bir bölge.

Etrafta çok sayıda İtalyan Restaurant var. Kulağa ingilizceden çok italyanca geliyor.

Little İtaly ile Chine Town bitişik. Hatta sınırları iç içe geçmiş.

Önünde kuyruk olan bir İtalyan dondurmacısından (Ferrara) Figen'ın aldığı dondurmanın tadı gerçekten güzeldi. Biraz  bizim Maraş dondurmasına benziyor.

Bugün hava gezmeye elverişli. Güneşli ama çok sıcak değil.

China Town'da zaman zaman New York'ta olduğumuzu unuttuk.İngilizce ne bir yazı görmek ne de bir sözcük  duymak mümkün.

Güneşten korunmak için şemsiyeyle gezen çok insan var. Şemsiyeli ihtiyar Çinliler Kurosawa'nın Agustosta Rapsodi filmini hatırlatıyor.

Çinliler buranın hediyelik sektörünü ele geçirmiş.

Çin Mahallesinden tekrar Ticaret Merkezi tarafına yürüdük. New York için ayrılan zaman her zaman azdır, ama bugünlük bize yeter.

Hoboken'e dönmek için tekrar ferry iskelesine yürüdük. Tekneler küçük. Karşıya geçmek kısa sürüyor.

Bir an Karaköy'den Kadıköy'e geçer gibi hissediyorum. Kız kulesi Özgürlük Heykeli.:))

New York gördüğüm en guzel metropol. Her taraf nehır ve denız. Buyuk şehırlerde yaşamayı sevenler için hayali kurulası bır yer. Amerika'nın geri kalanında arabasız yaşam ne kadar imkansız ise New York'ta da araba kullanamak o kadar zor. Trafık yoğun., otoparklar pahallı.

Hoboken'deki otoparka yaklaşık 12 saat için 26 dolar ödedik.

Amerika'yı New York ve geri kalan Amerika olarak kabaca ikiye ayırabiliririz. New York dışında arabasız bir yere ulaşmak neredeyse imkansız. Herkes araba kullanıyor. Ortalama ömür çok yüksek. Araba kullanan çok sayıda yaşlı insan var. Eğer yolda küçük bir Buick görürseniz emin olun sürücüsü oldukça yaşlıdır.Yaşlıların tercihi genelde Buick.

Alkol yaygın sayılmaz. Her yerde satılmıyor. Bazı lokantalar içki satışı yapmıyor. Ama içeceğinizi isterseniz yanınızda götürebiliyorsunuz.

Dönüş zamanı giderek yaklaşıyor. Evde olduğumuz günler etrafı dolaşmak ve akşamları ızgara yapmakla geçiyor.

Denız birer gün arayla üç tane lüfer yakaladı. Claudine balık sevmiyor. Bir ara Onlar dışardayken biz lüferleri mideye indirdik. Tadı bizim lüferleri tutmuyor.

Etrafta çok sayıda alışveriş merkezi var. Ürünlerin genel fiyatı Türkiye ile kıyaslandığında fazla değil.

Philedelphia

Hafta içi trafik yoğunluğunun az olacağını hesaba katarak günübirlik bir Philadelphia ve Atlantic City gezisi planladık.

Philadelphia Pensilvania eyaletinin en doğusunda eyaletin en büyük şehri. Bir dönem Amerika'nın başkentliğini yapmış.

Vikipedia'ya göre şehrin ismi İncil'de geçen ve Anadolu'da bulunan yedi kilisenin birinden geliyormuş.

Her iki şehir de eve bir iki saattlik mesafede olduğundan fazla erken çıkmadık. Kahvaltıdan sonra Deniz'in arabası ile Figen, Doğa ve ben yola çıktık.

Philedelphia'ya (yazması zor) vardığımızda önce nehir kenarında dolaştık. Delaware Nehri kıyısına kurulmuş olan bu şehir son derece düzenli ve güzel. Etrafta çok heykel var. Ana caddelerden biri olan Market Street gayet hareketli. Turist gezdiren bazı tip otobusler nehre de giriyor.

Burada birkaç saat geçirip ayaküstü karnımızı  doyurduktan sonra yola koyulduk.

Atlantic City


Yolda hava kapadı. Bulutlar karardı ve aniden sıkı bir yağmur başladı. Silecek yetişmeyen yağmurda bazı sürücüler araçlarını kenara çekip yağmurun dinmesini beklerken biz dikkatli bir şekilde sürmeye devam ettik.

Atlantic City' okyanus kıyısında kurulmuş bir sayfiye şehri. En önemli özelliği ise kumarın yasal olması.
Okyanus kıyısında devasa kumarhaneleri oldukça gösterişli.

Kumarhaneler ile halk iç içe. Denizden gelen insanlar havluları ve terlıkleri ile kumarhanelerin ortalarından geçebiliyor.
Ahşap rıhtım yolu ve evler çok güzel.

Yaşama sevincini yitirmemiş birçok yaşlı insan kollu makinaların karşısında saatler geçiriyor.

Fazla gunumuz kalmadi. Gunlerimizi etrafta dolasmakla geciriyoruz. Kisa bilgiler vermek gerekirse:

Amerikan'nin kuzey-dogusu cok yesil. Her taraf orman. Evler ormanlarin icinde ve cok guzel. Tamamina yakini ahsap iskelet uzerine kaplama olarak yapilmis evlerin bahceleri genelde cevrili degil. Bu bolge okyanus kiyisi oldugundan ic turizmin yogun oldugu ve bu nedenle fiyatlarin pahalli oldugu bir bolge. Dolayisi ile vergiler de yuksek.

Insanlarin birbiri ile iletisimi cok iyi. Selam vermeden gecismek pek mumkun degil. Cok kolay iletisim kuruldugundan yanlizlik cekmek pek mumkun degil.


Bir aksam havai fisek gosterisi izlemek icin sahile gittiik. Sahilde pek kimse yoktu. Etraf karanlik oldugundan birbirimizin yuzunu secemiyorduk. Yanimiza agzinda topla kucuk bir kopek geldi. Pesinden de yaslica sahibi. Kopek ortamizda adamla bir saatten fazla sohbet ettik. Yetmedi yola cikip kopekle oynadik. Karanlikta yuzunu bile secemedigin ve yabanci olduklari 10 saniyede anlasilan insanlarla sahildeki en az 500 bin dolarlik evlerden birinin sahibi olan bu adamin son derece samimi bir sohbete girmesi ancak guven icinde yasama duygusu ile aciklanabilir. Imrenilecek bir duygu dogrusu. Dilerim cocuklarimiza boylesine guvenli bir yasam saglayabiliriz.

Sondan bir onceki gunumuzde Claduine'in akrabasinin dugunu icin Deniz'ler New York'a gidince biz yine arabaya atlayip etrafi kesfe devam ettik. Yaklasik 40 dakika mesafede cok buyuk bir alisveris merkezi var. Birkac saat orada takildiktan sonra turistik bolgelerden biri olan Ausbury Park'a gittik. Bolge okyanus boyunca denize girilecek sekilde duzenlenmis. Aksama dogru banklarda oturup denize giren, balık tutan, plaj voleybolu oynayan insanlari izledik.

Ausbury Park'in "broadwalk" denen tahta kapli yuruyus yolu yiyecek icecek satan dukkanlar, cesitli numaralarla bahsis toplayanlar, aksam gezintisine cikanlarla oldukca hareketli.

Fotograf cekmeye doyulamayacak bir bolge.Bu bolgedeki eski tiyatro binasi o kadar cirkin ki o kadar guzel:))

Eve dondugumuzde vakit hayli gec olmustu.

Son gunumuzde dayimin oglu Yalcin ve esi Pinar ile Claudine'in ailesinin de katilimi ile guzel bir mangal partisi yaptik. Burada birkac kisinin bir araya geldigi her etkinlige "parti" deniyor.

Claudine'in ailesi cok sicak. Annesi ve babasi ayrilirken cok duygulandi. Ne de olsa serde Akdenizlilik var. Italyan asillilar.

Dogrusu gece bavullari toplarken ortam son derece buruktu. Beni uyku tutmadi. Uzun zamandir severek yazdığım, biraz da gorev haline getirdigim blogumun bu basligini topralamak icin iyi bir firsat.

Amerika'yi tek kelime ile anlatirsam sanirim sececegim kelime "farkli" olur.

Kendine ozgu cok seyi var. En basitinden birkac sey sayarsak; posta kutuları, Harley Davidson motosikletleri, piril piril ve kocaman kamyonlari, okul otobüsleri...baska yerlerde rastlanabilecek gibi degil.

Her tarafini gezebilmeyi cok isterdim. Alaska ile Arizona ayni ulkede olmasina ragmen dunyanin iki ucundaki iki ulke kadar farkli.

Bu ülkede yapilacak o kadar cok sey var ki, o nedenle tekrar gelmek isteyecegimden eminim.

Kısmet....